Fısıldayan Düşünceler


19.08.14

Dicle'nin fısıldadıkları,

Sadece yazmak istediğim için bilgisayarın başındayım. Öylesine yazmak istiyorum ki, imlası yazım hatası noktalama işaretleri umurumda olmadan. Bir tanecik sayfam var dilediğimce saçmalayabileceğim. Ama konumuz bu değil aslında bir konumuzda yok sadece yazmalıyım nasıl başladığının bir önemi yok nasıl biteceğini de bilmiyorum. Hadi anlat dediklerinde ne anlatacağını bilemezsin ya işte öyleyim.

Babam bugün amaçsızsın ve hiç bir işinin sonunu getiremiyorsun dedi. -Bu yazı da böyle başlamadı mı?- Doğru dedi. Hevesle bir işe başlıyorum. Neden başlıyorum? İsteğim neye hizmet ediyor? Bana getirisi ne? Benden ne götürüyor? Bu soruları sormadan hızlıca koşuyorum çabukça yoruluyorum.

Seçici bir okuyucuyum, mayıs ayında bütün paramı kitaplara yatırdım. Henüz birine bile başlayacak gücü bulamadım kendimde. İtalyanca kursuna başladım, birinci kurdan sonra gitmedim, yüksek lisansa heveslendim alese girmedim.

Anlaşıldı bugün ki konum biraz günce tadında olacak. Biraz da baharın ve yazın değerlendirmesi.

İki yaz evvel kârlı bir alışveriş yapmıştım. Eskilerimi götürüp yenilerini almıştım :) şaka bir yana dost dediğim bir insanı hayatımdan çıkarmıştım, bir kumar masasında beni öne sürmüş elinde tuttuğu ise elinde patlamıştı. Bunun karşılığında harika iki kız girmişti hayatıma kârlı bir alışverişti vesselam. Şimdi bu iki harika insanla başbaşa seyahat planları yapıyoruz. Gerçekleşirse harika bir blog yazısı çıkar garanti veriyorum.


Elvan Hanım, Buket Hanım ve Bendeniz. Elvan'ın bu ayki doğum gününden.


Gelelim bu seneye. Her şey o kadar birbiri ardına geldi ki benim için. Mayıs ayı: İşten ayrıldım pat diye. Sonra dostum dediğim kişiyle bir ev bulduk başımızı sokabileceğimiz güzel kutu gibi. Ev bulma vesilesiyle de yine bu dostumun bir arkadaşı girdi hayatıma, harika enerjisiyle! Hiç gitmez umarım. Derken bundan sonra işler karıştı. Tuttuğumuz eve taşınmadım, dostum dediğim kişi kendi hayatımla ilgili verdiğim, beni bağlayan kararlarımı beğenmeyip müdahale etmek istediğinde geri çevirdiğim için hayatımdan çıktı. Gelelim bu seneki alışverişime. Bir kişi eksildi ve onun sayesinde hayatımda ender rastlayabileceğim ruhu çocuk, kalbi pamuk, yerinde duramayan feleğin de çemberinden geçmiş bir 'çocuk adam' girdi hayatıma.

Demem o ki kimse kimsenin yerini tutmaz, ama her zaman bir alternatif var.
Ve kesinlikle arayarak hiçbir şey bulunmuyor. O sizi buluyor!
Her sene benimle beraber büyüdüğünü gördüğüm dostlarımın olması ne güzel. Biz hiç yaşlanmıyoruz evet yaş alıyoruz ama yaşlanmıyoruz. Her sene biraz daha büyüyoruz beraber. Farkındalıklarımız artıyor, isteklerimiz değişiyor, oradan oraya sürükleniyoruz ama en güzeli de bunları paylaşabilmek ve yaşadığımız tecrübelere ve kararlara saygı duyabilmek!

Bu yazı da öyle başladı böyle bitti. Sevgilerle :)









17.03.14

Dicle'nin fısıldadıkları,

YUVA

Yuva, hepimizin aynı gök kubbe altında yaşadığımız gezegen. Evimiz. Dün gece keyifle bir belgesel izler mışıl mışıl uyurum diye düşünüyordum fakat öyle olmadı. Home (Yuva) Belgeselini açtım ve adeta oturup bir korku filmi izledim. Olmuş ve olacak her şeyi söyleyen bir korku filmi. Sıranın size de geleceği...

54 ülkede ve 120 lokasyonda 217 günün üzerinde çekilmiş YUVA, Dünya gezegeninin tamamen havadan görüntülenmiş bir çok harikasını sunuyor. 4 milyar yıllık Dünya'yı nasıl da 200 bin yılda tükettiğimizi, doğa ananın kusursuz denge zincirinin halkalarını nasıl da tek tek kopardığımızı ve özellikle son 50 yılda önü alınamaz bir kıyım içinde olduğumuzu anlatıyor bir buçuk saatlik bu belgesel. Ve hatırlatıyor ''Değişmek için 10 yıldan az vaktimiz var.''

Peki belgesel bittiğinde dehşet içinde yatağıma giderken ne düşündüm? Dünya üzerinde gösterdiği her yere gidip görmek istedim, doğadan özür dilemek. Belgeselde ''Pişman olmak için çok geç bir şeyler yap, harekete geç.'' diyordu. Deniz seviyesi yükselip içme suyu kaynakları tükenince, yiyecek yemek bulamayınca araba ev ve kıyafetin ne kadar önemi kalıyor? Sürekli daha fazlasını istiyoruz bu dünyadan.


Mülkiyetçi tavrın ne kadar da saçma sapan fast food bir doyum olduğunu düşündüm, düşünmek bir yana iliklerimde hissettim. Dünya'ya yaptığımız şey ruhumuzdaki kara deliğin somut bir fotoğrafı. Ve ne yazık ki bu fotoğraf durmadan değişmeye devam ediyor. Bunların hepsi kapitalizmin bize getirdikleri. Peki kapitalizm gökten mi indi? Hayır onu biz büyüttük. Her zaman daha iyisi, her zaman daha fazlası, bir fazlası, üst modeli diyerek sonu olmayan bir yarışta aç ruhlarımızı hiç bir zaman doyurmayacak fast foodlarla besliyoruz.


Ve belgesel şöyle başlıyor, ''Bu hikayenin sonunu sen yazacaksın.''


Home Belgeseli için tıkla














07.02.14

Dicle'nin fısıldadıkları,

FED'den Gelecek Tahvil Alımı Açıklamasına Kilitlenen Türkiye'de, FED'in Açılımını Bilen Kişi Sayısı 1.2 Milyonla Tarihi Rekor Kırdı
Zaytung - Mizah

Ekonomide yaşanan son gelişmelerin ardından tüm Türkiye, "Bundan sonra ne olacak?" sorusunun yanıtını ararken, faiz artırımı, fonlama, parasal sıkıştırma gibi terimlerden hiçbir şey anlamayan vatandaşların tam olarak ortada ne döndüğünü anlama çabaları ise sürüyor. Son olarak FED'in tahvil alımıyla ilgili yapacağı açıklamaya kilitlenen ülkede, FED'in açılımını merak edip öğrenen kişi sayısı ise 1.2milyonla tarihinin rekor seviyesine ulaştı.



17 Aralık sürecinden bu yana bir türlü kontrol altına alınamayan para piyasalarına dün gece yapılan "faiz artırımı" müdahalesi Türk halkını bu kez de temel iktisat terimlerini öğrenme mücadelesiyle karşı karşıya getirdi. Bugüne dek ekonomiyle olan ilişkisi 'Dolar kaç olmuş' düzeyinde seyreden milyonlar, sabah saatlerinden itibaren google, komşunun iktisat okuyan oğlu ve haber kanalları üzerinden yürüttükleri çalıamalarda "Arz-Talep Eğrisi" konusuna kadar ilerlerken, gün boyu ülke genelinde yaşananlar ise şöyle:

Türkiye'de neler oldu?

-Yoklama alınmadığı için bugüne dek öğrencilerin bile çok fazla ilgi göstermediği Ekonomi bölümleri, öğretim tarihlerinin en kalabalık gününü yaşadılar. Akademik yetkililerin tüm uyarılarına rağmen dağılmamakta ısrar eden vatandaşlarla, kendilerini amfiden çıkarmaya çalışan güvenlik görevlileri arasında zaman zaman sert tartışmalar yaşanırken, Galatasaray Üniversitesi'nde 100 kişilik bir grubun "Likidite ne lan Allahsızlar, bari onu öğrenelim" sloganlarıyla direnişi sürüyor.

\- Emirgan dolaylarında bir kahvehaneden gelen "Cari açığa kadar anladık" haberi, başta İstanbul olmak üzere tüm yurdu bir anda sevince boğdu. Ancak haber, yaklaşık yarım saat sonra gelen "Ya tam öyle değilmiş, dalgalı kurda farklı oluyormuş o iş" güncellemesiyle birlikte yalanlanmış oldu.

\- Akraba, eş dost arasında yıllardır "Ya bu çocuk da bir şey okuyor ama anlamıyoruz" sözleriyle dışlanan Ekonometri öğrencileri ise toplumun ilgi odağı olmuş durumda... Tıp, mühendislik, hukuk okuyan yaşıtlarının bir anda önüne geçen Ekonometri öğrencileri "Geleceğin mesleği dedik o kadar, şimdi herkes sussun. Belki bir şeyler anlatırız" yorumlarıyla geç gelen şöhretin keyfini çıkartıyorlar.

\- Ülke genelindeki tüm kahvehanelerde "Tay TV" ekranları, Bloomberg'e çevrildi...

\- Yıllık kazançları yoksulluk sınırının biraz altında olan Encümenler Ailesi'nin dün gece sularında "Resesyon" un kelime anlamını öğrenmeleri, yaşadıkları Yozgat'ın Sorgun ilçesini sevince boğdu. Baba Şükrü Encümen, sevincini havaya pompalı tüfekle ateş açarak gösterirken, kutlamalara evinin balkonundan eşlik eden bir vatandaşın ağır yaralanması ise coşkuya bir nebze gölge düşürdü.

\- Eskişehir Yenibağlar semtinde İktisat ders notu sattığından şüphelenilen çok sayıda fotokopici yağmalandı. Milenyum Kırtasiye'nin sahibi Ekrem Biloran(44)'ın "Gerizekalılar! Akışkanlar mekaniği ders notlarını yüklenip gidiyosunuz!" şeklindeki çağrıları öfkeli kalabalığı ikna etmeye yetmedi.

\- 250 adet Ekonomi Uzmanı yolda... Daha önce ekranlarda sık sık boy gösteren deprem bilimciler, anayasa hukuku hocaları ve Ortadoğu uzmanlarının yerini alacak olan 250 kadar ekonomistin, Ankara ve İstanbul'daki pek çok kanalın canlı yayınına konuk olmak üzere paylaştırıldığı haberi piyasaları rahatlattı...

\- Ülkedeki durumun bir an önce kavranabilmesi için çalışmalarına hız veren Mustafa Sarıgül ve ekibi ise, bugün gittikleri Bakırköy bölgesinde otobüsün üzerinden halka "Makro İktisada Giriş-Erdal Ünsal" kitapları fırlattı. 3 yaralı var...

\- TRT Okul gündüz kuşağında yer alan İktisat-2 dersi, daha önce Türkiye-Hırvatistan Euro 2008 çeyrek final karşılaşmasına ait olan rating ve share rekorunu geçti...

\- Samsun'da faiz arttırımı haberinin hemen ardından şeker, yağ ve tüp stoklayan Arjantin 78 Bakkalliyesi sahibi Memduh Şevren, belediye tarafından yaşam boyu onur ödülüne layık görüldü...

\- "Ceteris Paribus ne demek lan??" sloganları atan bir grup Alperen Ocağı üyesi, Fener Rum Patrikhanesi önüne siyah çelenk bıraktıktan sonra İstiklal Marşı'nı okuyarak dağıldı...

\- İstanbul Sarıyer'de faili meçhul kişilerce kaçırılan Ekonomi Profesörü Altan Cihandar'dan ise henüz haber alınabilmiş değil. Altan Hoca'nın son olarak Belgrad Ormanı'ndan silahlı kişiler tarafından zorla Mikro İktisat dersi vermeye mecbur bırakıldığı öğrenilirken, ailesinin endişeli bekleyişi sürüyor.

\- Ankara Üniversitesi'nde yapılmakta olan İktisat dersinde, "Hocam çok hastayım" diyerek atkı ve bereyle oturan şahsın, Başbakanlık Başdanışmanı Yiğit Bulut olduğu ortaya çıktı. Bulut, kimliğinin afişe olması üzerine hızla okuldan uzaklaştı...




21.12.13

Dicle'nin fısıldadıkları,

KIŞ GÜNDÖNÜMÜ BUGÜN

Google bugün ki sayfasında örgü örüyor, aynı benim son onbeş gündür yaptığım gibi. Bugün kışın ilk günü ve ben kışı sevmesemde kazaklardaki motiflerini gereksiz yeni yıl heyecanını ve o süsleri seviyorum :) Hatta soğuk kışın soğuk yılbaşı esprilerini bile :) Bugüne Yelda deniliyor en uzun gece en kısa gündüzün yaşandığı gün olarak biliniyor, hatta kuzey ülkelerinde bayramı bile var.

Kış Gündönümü, Kuzey Yarımküre'de 21 veya 22 aralık tarihine denk gelen, gündüzün en kısa gecenin en uzun olduğu gündür.

Kış Gündönümü'nde (yaklaşık 21 Aralık) ise, güneş ışıkları Oğlak Dönencesi'ne dik gelir. Kuzey yarıkürede günler uzamaya, güney yarıkürede kısalmaya başlar. Bu tarih bazı ülkelerde kuzey yarıkürede kışın, güney yarıkürede yazın başlangıcı sayılır.

Bununla beraber bazı ülkelerde de yazın veya kışın tam ortası kabul edilir. Güney yarıkürede en uzun gün, Kuzey yarıkürede en uzun gece yaşanır.

Pagan Bayramı Yule: Kış Gündönümü özellikle kuzey ülkelerinde pagan ve neo-pagan inançlarda Yule adı verilen bir bayram olarak kutlanır. Kış gündönümünde paganlar Yule'yi buğday başakları, ateşler ve eğlenceler ile kutlarlar.

Kış gündönümü bir çok başka inançta da özel bir gün olarak kabul edilir.





28.11.13

Dicle'nin fısıldadıkları,

MAKYAJ

Temelinde kendini savunma ve beğenilmenin olduğu makyaj önce bakımlı ve canlı görünmek için kullanılmaya başlansa da, hedefleri arasında kusurları örtmek ve güzel yanlarını ortaya çıkarmak yatar…

MAKYAJIN TARİHİ

Kitapları karıştırdığınızda size makyajın tarihi hakkında çok farklı bilgiler okuyabilirsiniz. Eski Mısır'a kadar uzanan makyajın geçmişi, Yunan ve Roma tragedyaları sahnelenirken ve 16 yy’dan sonra sahne sanatlarında yerini alınca sağlamlaşmış. Oyuncular oynadıkları rollere uygun makyajlar da yapmışlar ama ürünlerin mağazalardaki yerini almaları aslında 1930'lu yıllarda İspanyol bir firmanın üretimi ile başlamıştır…

Mısır duvar resimlerinde figürlerin yüzlerinin hep makyajlı, boyalı olarak çizildiği dikkatleri çekmektedir. Eski Mısır krallarının da yüzlerinin ve gözlerinin makyajlı olduğu yazıtlarda ve resimlerde görülmektedir. Mısır’da özel törenlerde kral ve rahiplerin özel olarak yüzlerini boyadığı, tören makyajı yaptıkları bilinmektedir. Eski Mısırda özellikle gözleri belirginleştirmek için sürme çekilmesi günümüze kadar gelen bir uygulamadır.

Ayrıca savaşlarda kamuflaj amaçlı makyaj yapıldığı da ortadadır. Eski çağlarda savaşlara hazırlık törenlerinde ve savaşa gidilirken erkeklerin yüzlerini çeşitli bitkilerden elde edilen boyalarla boyadıkları bilinmektedir. Gene bu çağlarda dini törenlerde büyücü rahiplerinde yüz boyaları dikkat çekicidir.

10. yüzyıl civarında genelde kadınların kullandıkları makyaj malzemelerini erkeklerde kullanmaya başlar. Güzellik anlayışı değişmiştir. Tek tip makyaj moda olmuştur. Yüzler beyaza boyanır, peruklar takılır ve özellikle yanaklar ve dudaklar belirginleştirilir. Bu asiller arasında yaygın olarak kullanılmıştır. Sarayda kral ve çevresinin erkek ve kadınların yüzlerinde bu makyajla gezdiği bilinmektedir. Bu dönemde makyajın yanı sıra büyük peruklar da modadır. Özellikle davetlerde ve partilerde beyaza boyanmış yüzleriyle kırmızı yanak ve dudaklı erkek ve kadınlar görülürdü. Bu dönem resimlerinden ve kayıtlardan bilinmektedir. Burada özellikle şuna dikkat çekmeliyim, o günün köleleri, köylülüeri toprakla iç içe çalışmakta, hayvancılıkla uğraşmakta ve dolayısıyla bütün gün güneşin altında kalmaktadır. Böylece tenleri kararan insanlar köylü ve köle... Yüzü olabildiğince beyaz olan insanlarsa 'saf ve temiz' asiller olmuşlardır.

Günümüzde tam tersi durum moda olmuş olsa da bunun da kolayı bulunmuş, tarla da çalışmaya hatta güneşin altında beklemeye gerek kalmayacak cihazlar üretilmiştir, sağlıklı ve genç görünen cildin yolu artık bronz olmaktan geçmektedir. Moda denilen kavram insan zihniyle sürekli bir oyun içerisinde. Çok sevdiğim bir sözle bitireyim yazımı, ' Moda insanı sevdiği şeyden nefret ettirip, nefret ettiği şeyi sevdiren bir akıl oyunudur.'

(Bazı yazılardan alıntı yapılarak hazırlanmıştır.)









13.08.13

Dicle'nin fısıldadıkları,

EŞEK SUDAN DÖNMEZSE

Erzincan/ Çayırlı/ Başköy: Kırklar diye bilinen ziyaret olarak kabul edilen su kaynağından eşeği ile beraber gelip bidonlarını dolduran çoban çocuğu. Dağıtılan lokmaları kabul etti, kendini sevdiren sakin eşeği ile beraber biz giderken orada kaldı. 

Bu bayram Erzincan'daydık. Her doğal alan kutsal ve ziyaret olarak kabul ediliyor ve bu yerlerde kurbanlar kesilip kan akıtılıyor. Eski köklü ağaçlar, kayaların arasından çıkan su kaynakları ve  bir çoğu kutsal sayılıyor. Bu yeni bir şey değil, dedelerden atalardan çok eskilerden gelen bir inanış. Aslında yadırganacak da bir şey yok. Bir avuç toprak dahi kutsal sayılmalıyken bu anlattıklarım kulağa absürd gelmemeli. Her biri yaşamın kaynağı ve Tanrı'nın bizlere -tüm canlılara- birer hediyesi. Doğaya saygının uyandığı bir yaz oldu, hepinizin geçmiş bayramınızı kutlarım.











































22.07.13

Dicle'nin fısıldadıkları,

DÜNYA: ESİRLER EVİ Mİ?

Odamda bir takım değişikliklere gittim bugün. Nihayet mezun olmamla birlikte kaldırdığım çalışma masamın yerine getirdiğimiz kitaplığa aylardır koliler içinde bekleyen tozlanmış, bir sürü kitabımı yerleştirdim. Aralarında okumaya fırsat bulamadıklarımı karıştırdım, ayırdım onları diğer yandan.
Teyzemin bundan iki üç sene evvel bana verdiği ve ‘Ne, gelişim kitabı mıymış?’ diyip okumadığım bir kitap geldi elime. Bir çok saçma sapan gelişim kitabının ırzımıza geçtiğini düşünürüm. Üstün Dökmen’nin seri şeklinde yazdığı bu kitapların 4. sü. Adı ‘Eşitler Evi’. Biraz karıştırdım ve okumanın faydalı olacağını düşündüm ve tabi ki blogda paylaşmanın da. Sizinle belli birkaç bölümünü paylaşacağım ve bu kitabı bitirmek için bugün kolları sıvayacağım.

Esaret, kölelik, tarih sayfalarında kalmamıştır, şu ya da bu kılığa bürünmüş halde günümüz dünyasında da ortaya çıkmaktadır. Yaklaşık bir yüzyıl önce çocuk işçilerin günde on sekiz saat çalıştırılmaları veya günümüzde bazı firmaların mesai saatleri içinde kasiyerlerine, bazı anababaların ise sınavda çocuklarına tuvalete gitmesinler diye felçli hastaların bezlerinden bağlamalarını tavsiye etmeleri  -gerçekleşmese bile böyle bir şeyin telaffuz ediliyor olması dahi- adı açıkça konmamış bir tür köleleştirme, esaret altında tutma tarzı sayılabilir. Yine aile içinde eşlerin birbirlerine baskı uygulamaları, anababaların çocuklarını kendilerine bağımlı kılmaları, meslek seçiminde, eş seçiminde onlara karşı zorlayıcı tavır takınmaları, yasal açıdan köleleştirme sayılmaz ama bütün bunları psikolojik anlamda bir tür ‘köleleştirme’, kibarca ‘bağımlı kılma’ olarak adlandırabiliriz.
Eski Yunan’da, insanın her şeyin ölçüsü olduğu düşüncesi vardı. İnsan heykelinin yaygınlığı, Zeus’un insanca zaafları, muhtemelen bu yüzdendi. İnsan vücudunun oranları, estetiğin temeli, mimaride ölçünün birimi kabul edilirdi. Eski Yunan’da demokrasinin ortaya çıkmasının ve yaşamasının temel sebebi, insanı merkeze koyan söz konusu bakış tarzıydı.
Eğer evinizde insan temel ölçüt kabul ediliyorsa, eşitler evini oluşturmada ilk adımı atmış sayılırsınız. Çünkü insanın temel ölçüt kabul edilmesi halinde, eşitler evi için gereken saygı ve demokratik anlayış iklimi ortaya çıkacaktır. –Çok acıklı ki son aylarda ülkemizin yaşadığı duruma ayna tutan saptamalar bunlar, asıl ölçütün insan olmadığı bir yönetimle karşı karşıya kalışımız, köle muamelesi gören bir halk izliyoruz kafamızı nereye çevirsek, yönetimin tutumu bana biraz da G. Orwell’in Hayvan Çiftliği eserini anımsatıyor  ama oraya da geleceğiz daha fazla konuyu dağıtmayayım.-
Romalı düşünür, ‘İnsan insanın kurdudur,’ derken, insanların kendi kendilerine veya birbirlerine zarar verdiklerini, zaman zaman bir kurt gibi kemirip birbirlerini tükettiklerini belirtmek istemiştir. Bu gerçeği kavradığımızda, evlerdeki, işyerlerindeki, ülkelerindeki çatışmaların zaaflarımızdan, öfkelerimizden kaynaklandığını fark ettiğimizde, yaşadığımız ortamlar eşitler evine dönüşecektir.
Evinizde herkesin onuru birbirine eşitse, birileri diğerlerini dövme veya onlara hakaret etme hakkını kendinde görmüyorsa, karıkoca birbirlerine eşitse, çocukların meslek veya eş seçimlerinde onlara baskı yapılmıyorsa eviniz bir eşitler evidir.
Ailenizde veya mensup olduğunuz toplumda, yasaların insanların huzuru için oluşturulduğu düşüncesi hakimse, bir eşitler evinde yaşıyorsunuz demektir. Mensup olduğunuz toplumda bunun aksi bir düşünce varsa, gelenekler, töreler bireyin üzerinde ise, törelere aykırı davranan kızınız, toplum içinde başınız eğik dolaşmanıza yol açtı diye onu öldürme hakkına sahipseniz (yani sizin başınızın eğilmesi, kızınızın hayatından daha önemli ise), siz, gerektiğinde kölesini öldürebilen bir efendisiniz demektir.
Eğer Orwell’in Hayvanlar Çiftliği’nin kapısına yazılan yazının bir benzeri sizin evin kapısında da görünmez harflerle yazılmışsa, yani evdeki herkes birbirine eşit görünürken, aslında evin beyi kendini, davranışlarından sual olunmaz bir reis olarak algılıyorsa, eviniz aslında bir esirler evidir.
Aileleri, işyerlerini esirler evinden eşitler evine çevirmede, yasal düzenlemelerin etkisi olabilir ancak kafaları düzenlemeden yasaları düzenlemek, genelde yeterli olmaz. Eğer istersek değişebiliriz, yaşam alanlarımızı eşitler evine çevirebiliriz. Ancak öncelikle istemek gerekir.
İşyerlerinde Esaret
İşyerlerinde insanlar zaman zaman, özellikle iş koşullarında öfkelendiklerinde duygularını esarete, köleliğe gönderme yapan cümlelerle ifade ederler. Örneğin iş ortamlarında şu tür cümleleri sıklıkla duyabiliriz: ‘ Yahu biz esir miyiz, bu adam bizi böyle köle gibi çalıştırıyor.’ ‘Valla abi köle gibi boğaz tokluğuna çalıştırıyorlar bizi.’ ‘ Oğlum şu kurumda beş kuruşluk değerimiz yok, ölsek dönüp bakmazlar.’
İşyerlerinde telaffuz edilen bu tür cümleler, tamamen doğru olmasa bile bir gerçeklik payı taşımaktadır. En azında bazı çalışanlar köle yerine konuldukları duygusunu yaşamaktadır. Bazıları, duygudan da öte gerçekten köle, en azından yarı köle sayılabilir.

Bir tersanede, kurtarma botunun ilk denemesinde, bota ağır çuval yerine insan koyup denize atarsanız ve bunlar ölürse, bu işyerindeki diğer çalışanlar kalkıp, ‘Bizi köle yerine kullanıyorlar!’ derse yanlış mıdır? –Bu talihsiz ve kaçınılmaz sonu hazırlayan olayı hatırlamayanlar arama motorunda aratmalılar. - Ya da asgari ücret alan bir çalışan, yol parasını ve öğle yemeğini de bu ücretten karşıladıktan sonra elinde kalan paraya bakıp yukarıdaki cümleleri söylese haksız mıdır? Aslında böyle bir çalışanın yukarıdaki cümlelerden ikincisini söylemesi bile bir lükstür, çünkü ortada ciddi bir boğaz tokluğu bile yoktur. Geçmişin izlerini taşımayan bu tür cümleler galiba bize, geçmişten günümüze dünyanın bir esirler evi olduğunu gösteriyor.





20.06.13

Dicle'nin fısıldadıkları,

MERHABA

... son hazırlanan Türkiye Sanat Kurumu yasa taslağı ile Devlet Tiyatrolarının ve Opera Bale'nin en nihayet kapatılacak olması mı? Hayır, o da değil. Zaten daha tam taslağın mahiyeti bile kamuoyuyla paylaşılmış değil. Her ne kadar tiyatrolar üzerine sahnelenen o sahici oyunu sezebiliyor da olsak, kesin bir yargıya varmak haksızlık olur.

'Devletimizin sanatla bir alıp veremediği var' ise bunu nereden anlarız? En basit şekliyle sanattan sorumlu olan merciye vermiş olduğu isim bize bir şey anlatır. Bizdekinin adı; Kültür ve Turizm Bakanlığı'dır. İçinde sanat geçmez. Diyeceksiniz ki  'kültür'ün içinde sanat var ya. Ben de diyeceğim ki, bu durumda İKSV'nin adını yanlış koymuşlar. Kültür Vakfı yetermiş, sanata ne gerek varmış? Sanatın içinde kültürler varken, neden kültürün içine sanatı sığdırmaya çalışıyoruz?

Kabul etmek lazım ki, bizim devletimizin sanatla bir 'alıp veremediği' var. Ama 'veremediği' kısım daha fazla.

Cüneyt Süer'in yazısından alıntı yaptım.

41. İstanbul Müzik Festivali

41. İstanbul Müzik Festivali, bu yıl ''Zaman ve Değişim'' temasıyla, 4-29 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilmeye devam ediyor. istanbul Müzik Festivali, aralarında Vadim Repin, Maxim Vengerov, Shlomo Mintz, mario Joao Pires, Khatia Buniatishvili... ile dünyanın önde gelen orkestralarından Deutsche Kammerphilharmonie Bremen ve Münih Oda Orkestrası'nın da bulunduğu 500'e yakın yerli ve yabancı sanatçıyı İstanbul'da ağırlayacak.

Caz Festivali 20. Yılını Kutluyor

İKSV tarafından düzenlenen İstanbul Caz Festivali, bu sene 20. yaşını kutluyor. Cazın merkezini İstanbul'a taşıyacak İstanbul Caz Festivali, 2-18 Temmuz tarihleri arasında, modern cazdan rock'a, dünya müziği ve folka uzanan geniş yelpazedeki konserleri kentin kültürel ve doğal dokusunu yansıtan birbirinden etkileyici 14 farklı mekanda 400'ü aşkın yerli ve yabancı sanatçının katılımıyla gerçekleştirecek 40'ı aşkın konserle izleyici ile buluşuyor.

Bu yıl Babjim Istanbul Studios & Mastering işbirliğiyle yapılan Genç Caz konserleri 6 Temmuz cumartesi günü gerçekleştirilecek Tünel Şenliği kapsamında ücretsiz olarak izlenebilecek.




09.05.13

Dicle'nin fısıldadıkları,

BAHARI KAÇIRMAYALIM: VOLUME 3 :))

Akşamları serin, sabahları ılık, öğlenleri sıcak havaları kaçırmamak için son çağrımızdır bu yazı!

Bu bahar insanlar ayaklandı, gösteriler yapıldı, aydınlar pataklandı fakat hak hukuk kanun hep güçlüden yana; Emek harabe edildi. İnsanlar geçmişlerine, tarihlerine sahip çıkmak istedi, olmadı. Fakat şu bir gerçek: Aydınlanmak ve ileri gitmek, bina yapmakla da yıkmakla da olmuyor.


Emek Sinema Salonu



The Guardian'da Emek Haberi

NTVMSNBC- Dünyaca ünlü İngiliz gazetesi The Guardian, Emek Sineması'nın yıkımına ve buna karşı yapılan protestolara geniş yer verdi. Constanze Letsch imzasıyla çıkan haberde 'Türkiye'nin tarihi  sinemasının son perdesi' başlığı kullanıldı.

Haberden bazı bölümler şöyle: ''Emek, Türkiye'nin en eski ve prestijli salonu. İstanbul'un sembollerinden biri. Kısa süre öncesine kadar şehrin film festivalinin merkezindeydi. Bu yüzden de Emek Sineması'nı yıkarak, yerine bir alışveriş ve eğlence merkezi yapma planları geniş kitlelerce reddediliyor. İstanbul Film Festivali sırasında yönetmenler, eleştirmenler ve İstanbullular tutkulu bir protestoda bir araya geldi.

(...) Şiddetli halk protestosuna rağmen bina, onu alışveriş ve eğlence merkezine çevirmeyi planlayan özel bir inşaat şirketine kiralandı. Uzun bir daha sürecinin ardından yerel mahkeme müteahhidin planlarına geçen yıl aralık ayında onay verdi. Şirket, Emek Sineması'nı yeni binanın dördüncü katına taşıma planlarını ilan etti ama eleştirenler salonun fiilen yıkılma fikrinden dehşete düşüyor.

(...) Emek Sineması protestoları aynı zamanda kültürel ve tarihi mirası tehlikede olan şehrin kaderine karar verme hakkının da sembolü. Pek çok kişi İstanbul'un rastgele yeniden inşa edilmesiyle ortaya çıkan büyümeden ve çok büyük projelerin bile hiç tartışmaya açılmadan ikamet edenlerin uygulamanın sonuçlarına mecbur kılınmasından rahatsız.

Geçen zamanlarda hükümet 'çılgın proje' adıyla bilinen ve Boğaz'a paralel bir kanal açılmasını içeren bir planı onayladı.  Aynı zamanda tarihi mahallelerin tamamı yıkılarak, karlı emlak girişimlerine yer açılıyor.''







23.04.13

Dicle'nin fısıldadıkları,

BAHARI KAÇIRMAYALIM 2

En son ne demiştim? Heh Bahar!! Kışla bir türlü vedalaşamayan şu bahar. Neyse kinayeyi bir yere bırakıp güzel taraflarına bakıyorum :)) Doğanın uyanışına tekabül eden bu dönemde bloggerimiz, ablamız Eda yuvasını kurdu. Şanına ve de blog sayfasına yakışır bir şekilde hem de. Harika balık etekli zarif gelinliğiyle sade ve güzel bir gelin olarak çıktı karşımıza. Ve yine çocukluk arkadaşım Eminem evliliğe doğru bir adım atarak nişanlandı. O da yine saks mavi balık eteği ve üst kısmı dantel elbisesiyle sade ve zarif bir gelin adayıydı. İki çiftimize de bol saadet diliyorum.

Gelelim bu ay yapabileceğimiz bir program oluşturmaya. Bana öyle geliyor ki bu bahar ve yaz aylarını İstanbul'un Anadolu Yakasında geçireceğim. Kendime güzel noktalar da belirledim üstelik. Bizim kızlar size sesleniyorum!!! 'Evimi özledim!' diyene kadar gezeceğiz :)

Boğazın Anadolu Yakası

Üsküdar'dan Boğazaiçi'ne doğru yola çıkıldığında sağda Fethi Paşa Korusu'nun giriş kapısını görürsünüz. İstanbul'un nefes alınabilecek yeşil alanlarından biridir bu koru. 

Üsküdar'dan  boğaza doğru ilk renkli semt Kuzguncuk'tur. Farklı inanışlardan insanların iyi komşuluk ilişkileri içerisinde yaşadıkları Kuzguncuk'ta cami ile kilisenin komşu olması bu hoşgörünün ifadesi gibidir. Kuzguncuk buraya yerleşen aydınları, yerli halkı ile geçmiş kültürü yaşatmaya çalışıyor, epeyce de başarılı oluyor.

Beylerbeyi Abdülhamit'in yazlık sarayına ev sahipliği yapıyor. Bu sarayda Boğaz Köprüsünün altında kaldı ve yazık oldu. İskele çevresinde iyi balıkçı lokantaları ve midye tavacılar sıralanır. Bir de turistik eşya satan dükkanlar.

Çengelköy kentin sebze ihtiyacını karşılayan başlıca köşelerden biriydi. Özellikle küçük badem hıyarları ünlüydü. Kocamış çınarlar, güzel çeşme ve balıkçı lokantaları küçük meydanı süslüyor. Gitmişken İş Bankasının karşısında ki sokaklardan birinde kaldığını hatırladığım Çikolata&Kahve'ciye gidip bir kaç çikolata tadıp, bir de nefis sıcak çikolata içmeden dönmek olmaz.

Tepelere doğru hala bülbül seslerinin duyulabildiği Vaniköy, Rasathanesi ile bilinen Kandilli, Küçüksu'ya gelirken yukarılarda evlenmesine izin verilmeyen iki gencin intihar etmesinden adını alan ve birçok Türk filminde görülen Sevda Tepesi ardarda sıralanıyor.

Küçüksu'nun Göksu deresi. Bir zamanlar mehtap seyrederek kayıklarla dolaşılan, kaçamak göz süzüşlerle delikanlıların yüreğini hoplatan güzellere şarkılar yazılan Göksu'ya şimdi bakıp 'Bütün bunlar burada mı yaşanmış?' diye şaşırabilirsiniz ama aynıyla vakidir. 13 yaşımdan beri dilimden düşmeyen şarkıdır kendileri -Gidelim Göksuya Alemi Ab Eyleyelim. Sultan Abdülmecit de buraya Küçüksu Kasrı'nı yaptırmış.

İstanbul'u fethetmeye niyetlenen ama emelini gerçekleştiremeyen Yıldırım Bayezıd'ın yaptırdığı Anadolu Hisarı'na şirinliğinden ötürü halk 'Güzelhisar' demiş. Gerçekten de çevresindeki küçücük evleri ile askeri bir yapıdan beklenmeyecek sevimlilikte bir kale.

Kanlıca'da ineklerin sütü yediği özel bir ottan dolayı  pembe olurmuş. Yoğurdunun ünü de buradan gelirmiş. Kanlıca'da İskele yanındaki çay bahçelerinde yoğurt yemek bugün de fena değil. Bu arada yalılardan kalan boşluklar da olta balıkçılarının mekanıdır.

Boğaziçi'nin eski köylerine en çok benzeyen yeri Çubuklu'dur. Tepelere doğru çıkarsanız Hidiv Kasrı'nda bir mola verebilirsiniz. Mısır Hidiv'inin yaptırdığı bu kasr biraz da garip mimarisinden olsa gerek 'çok işkilli' Sultan Abdülhamit'i huylandırmış zamanında. Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa da kendince önlemini almış. Odadaki dolabın içinden gizli bir geçit yaptırmış.   






13.04.13

Dicle'nin fısıldadıkları,

BAHARI KAÇIRMAYALIM

 Bahar gelip geçecek ve ben onu yaşayamadan; yine terli sıcak bitmeyen yaz günlerine kalacağım diye öyle korkuyorum ki!

Yağmuru ayrı güneşi ayrı güzel. Günlerin uzunluğu kıvamında, herkes de anlamsız bir enerji. Doğa uyanıyor daha ne olsun!! Yapılması gerekenler listesi çıkarıp sonra da yapamayıp üzülmek istemiyorum ama, bahar sürerken  buna seyirci de kalmamalıyım. 

Kendime ödüllerim var :) İstanbul'un resim manzaralı köşelerine gidip baharın oradan geçişini seyretmek. Doğada bir yürüyüş yapmak, sahilde çimlerin üstünde baharın insanların içinden geçip gidişini seyretmek gibi.

Size bu ay için bir kitap önereyim.  Kıyamet Kitabı- Connie Willis. Hugo, Nebula ve Locus ödüllerini almış, Arthur C. Clarke ve BSFA ödüllerine de aday gösterilen Kıyamet Kitabı  özellikle fantastik ve bilimkurgu edebiyatı severler tarafından uzun zamandır merakla bekleniyor. Zamanda yolculuk yaparak 1348 yılına, İngiltere'deki Kara Veba salgının tam ortasına giden Kivrin'in maceralarının anlatıldığı, Willis'in bol ödüllü eseri Kıyamet Kitabı, insanlığın hem geleceği hem geçmişi üzerine odaklanıyor.

Ayın albümü olarak da Yüksek Sadakat- Fener albümü. Sözleri ve bestesi Kutlu Özmakinacıya, düzenlemeleri ise tüm grup elemanlarına ait olan 'Fener', hem aşkın varlığından kaçmamızın, hem de aşka dair sorduğumuz soruların cevaplarını bulmamızın imkansızlığını anlatıyor. Bir diğer albüm ise Jazz Istanbul Volume 2- Jülide Özçelik. Jülide Özçelik'in kendi besteleri ile beraber çeşitli şarkıların yeni uyarlamaları da var. Özdemir Erdoğan- Vitrin, Aşık Veysel- Uzun İnce Bir Yoldayım, Neşat Ertaş- Gönül Dağı, Söz: Ömer Hayyam Beste: Mehmet Güreli- Kimse Bilmez ve anonim bir türkü olan 'Şu Yaltadan Taş Yükledim' i yeni düzenlemeleriyle bu albümde dinleyebilirsiniz.

Bende bu ay kendimden beklemediğim seviyede romantizm dalgaları yükseliyor, dolayısıyla bu ay için önereceğim filmlerde bu durumumla doğru orantıda. Bir çoğunuz izlemiştir Chocolat- Çikolata: Lesse Hallstrom. En iyi film ve en iyi kadın oyuncu dahil 5 dalda Oscar'a aday olan Çikolata'da, 1959'da Vianne Rocher ve küçük kızı, sakin ve kendi halinde bir Fransız kasabası olan Lansquenetye gelir. Kiliseye gitmeyen Vianne bir çikolata dükkanı açınca dar görüşlü belediye başkanı bunu engellemek için çalışmaya başlar. Ama Vianne, kasaba halkıyla olan sıcak ilişkileri ve lezzetli çikolatalarıyla herkesin sevgisini kazanır. İzleyenlerin bir kere daha izlemesinde sakınca olmayacak güzel bir film. Bir diğer önereceğim film ise, Ruby Sparks- Hayalimdeki Aşk: Jonathon Dayton. Yazar Calvin, yazamamaya başlar ve kendisine ilham vermesi amacıyla, Ruby isimli hayali bir karakter yaratır. Ruby yalnızca kitabını hareketlendirmekle kalmaz, gerçek bir insan olarak da hayata geçer. Bir zamanlar hayali olan bu karakterle kendini gerçek bir ilişki içinde bulan Calvin, bu aşk hikayesinin devamını yazmakla, onu yaşamak arasında kararsız kalır. Annette Bening, Antonio Banderas ve Elliott Gouldun da eşlik ettiği bu sıcacık romantik komedide aşkın tarifini bulacaksınız.

Son olarak bahardan karelerimi sizinle paylaşıyorum














26.03.13

Dicle'nin fısıldadıkları,

YASTIKLI ŞARKILAR

Bazı şarkılar yastığı hak eder.  Daha doğrusu bazı şarkıları dinleyen kafalar yastığı hak eder.

Nasıl ki bazı şarkılar ruhu değiştiriyorsa, bedenimizi de değiştiriyor. Ağır geliyor düşünceler, kafa hemen bir yastık arıyor. Dinliyor dinliyor dinliyor bir yandan, bir yandan düşünüyor, hop hayaller kuruyor. Bir ses duysam korkarım diyor. Acayip işte! Gürültüde sessizlikten, sessizlikte gürültüden korkuyor insan. Değişimden değişmekten korkuyor, ötesinde değişememekten, sonrasında değişip de öncekine dönememekten, dönüp de yerinde saymaktan, yerinde sayıp da ilerleyememekten ödü kopuyor mesela. İlerleyip arkasına bakmaktan alamıyor bu sefer kendini. Özlüyor eskiyi, korkuyor bir daha o kadar sevip o kadar mutlu olamamaktan, hüzünleri bile tatlı tatlı hatırlıyor. Bunları dile getirmekten korkuyor. Yazı kadar sözünde uçup gitmediğini görmekten korkuyor, şahit olmak istemiyor sözlerin yastık arayan kafasında yankılanmasına. Daha bir çok şeye şahit olmaktan korkuyor. İstediklerinin gidip, istemediklerinin kalmasına, ötekinin aşkına berikinin nefretine, diğerinin oyunlarına şahit olmak istemiyor; korkuyor. Korkmaktan korkup duygularını şüphe veya sinirle takas ediyor. Peki oluyor mu? Olmuyor, olmayan bir çok şey gibi. Yine de yapıyor, yaptığı bir çok şey gibi. Yapmasan ölüp, yapıp yine öldüğün; sevmesen ölüp, sevip yine öldüğün gibi. Kaç kişi korkusunu seviyor? Korkunun ne kadar da saf ve temiz olduğunu göremiyor.

Sonra bir şarkı duyuyor, onun için yazılmamış, onun için söylenmemiş; şarkının ondan haberi bile yok. Hikâyesi bile farklıdır kim bilir. Sonra tüm bu bedeninde havada sallanan fikirler birer ağırlığa sahip oluveriyorlar. İşte o zaman bir yastık arıyor, yaşadığının hüzün olduğunu sanıyor; belli ki daha önce adam akıllı hiç hüzünlenmemiş.. Hep iyi hissedeyim istiyor ama olmuyor.  Gece olmasaydı, gündüze isim vermeye tenezzül etmeyeceklerini akıl edemiyor, edemediği bir çok şey gibi. Bildiklerin kadar bilmediklerin de seni sen yapar diyen biri çıkmıyor. Sonra hüzün sandığı şeyle baş başa kalıyor yastıklı şarkısı bitince. Şarkıyı yastıklı yapan ne? Şarkının kendisi mi? Ben biliyorum, ama söylemiyorum. Cevabı sorusunda saklı diyorum, sorusunun cevabında gizli olduğu kadar.. Sonra bu yazı uzar diye korkuyorum pat diye bitiriveriyor.


Yastıklı Şarkılarım

Nina Simone Feeling Good Dinlemek İçin
Nina Simone Don't Let Me Be Misunderstood Dinlemek İçin
R.E.M Losing My Religion Dinleee!
Massive Attack Inertia Creeps Dinle Dinle!!
Yeni Türkü Rüzgar Dinlemek İçin
Ezginin Günlüğü Eksik Bir Şey Mi Var Dinlemek İçin
İncesaz Kalbimdeki Deniz Dinlemek İçin
İncesaz Sesimi Duy İsterdim Bari Bunu Dinle
Zülfü Livaneli Sevdalı Başım İyi Gelir Dinle
Zülfü Livaneli Kardeşin Duymaz Dinlemek İçin
Ezginin Günlüğü Nazende Dinlemek İçin
 ...



24.03.13

Dicle'nin fısıldadıkları,

KİMSELER ALAKIR'I DUYMAMIŞ!

Sizlere 04.08.12 tarihli yazımda Alakır'dan ve üzerinde dönen kara bulutlardan bahsetmiştim. Alakır'ı duydunuz mu diye sormuştum? Hakkın hukukun bir kez daha güçlü olanlardan yana olduğunu gördük. Alakır'la ilgili gelişmeler pek hoş değil.

Antalya'nın Kumluca ilçesinde bulunan Alakır Vadisi'nde Dedegöl Enerji şirketi tarafından inşa edilen ancak mahkeme tarafından ÇED Olumlu kararının yürütmesi durdurularak mühürlenen Kürce HES, mahkemenin bu kararı iptal etmesiyle yeniden üretime başladı. Böylece üzerinde sekiz HES projesi bulunan Alakır Nehrinin özgürlüğü yalnızca 22 gün sürebildi. 


'BİLİMSEL GEREKÇELER YOK SAYILDI'

Mahkemenin daha önce verdiği yürütmeyi durdurma kararının oy çokluğuyla iptal edilmesine ilişkin bir açıklama yapan ANK üyeleri, uzun süredir devam eden dava sürecinde onca bilirkişi raporu bilimsel gerekçenin yok sayıldığını öne sürdü.  Mahkemenin, davayı açanların projeden önceden haberdar olduğuna hükmederek 60 günlük dava açma süresinin aşıldığına karar verdiğine işaret edilen açıklamada, "buna göre dava açan hiçkimsenin görme imkanı olamayacağı bu projeyle ilgili bilginin valilik ve kaymakamlıkta dava açılmadan çok önce askıya çıktığı belirtildi. Hatırlanacağı üzere Kürce HES 1-2-3 diye durmadan değişen ve tüm bu projeler hakkında açılan davaların kazanılmış hakları peşinden koşarken ve bu konu hakkında suç duyurularında bulunurken gelen cevaplarda 'Kürce HES 1-2-3'ü durduramayız çünkü artık o Kürce HES 4' denmişti" görüşüne yer verildi. 





23.01.13

Dicle'nin fısıldadıkları,


125 yazar tüm zamanların en şahane kitaplarını seçti

Çağdaş İngiliz ve Amerikan edebiyatının 10 şahane romanı, öykü koleksiyonu, oyunları ve şiirleri, The Top Ten: Writers Pick Their Favorite Books (En iyi 10 Roman: Yazarların Favori Kitapları) adlı bir listede toplandı.
Listeye katkıda bulunan yazarlar arasında Normal Mailer, Ann Patchett, Jonathan Franzen, Claire Messud, and Joyce Carol Oates gibi isimler de var.
İşte yazarların favori kitapları:
20. yüzyılın en iyi 10 romanı:
1. Lolita – Vladimir Nabokov
2. Muhteşem Gatsby – F. Scott Fitzgerald
3. Kayıp Zamanın İzinde – Marcel Proust
4. Ulysses – James Joyce
5. Dublinliler – James Joyce
6. Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel Garcia Marquez
7. Ses ve Öfke – William Faulkner
8. Deniz Feneri – Virginia Woolf
9. Bütün Hikayeler – Flannery O’Connor
10. Solgun Ateş – Vladimir Nabokov
19. yüzyılın en iyi 10 romanı:
1. Anna Karenina – Leo Tolstoy
2. Madame Bovary – Gustave Flaubert
3. Savaş ve Barış – Leo Tolstoy
4. Huckleberry Finn’in Maceraları – Mark Twain
5. Anton Çehov’dan Hikayeler – Anton Çehov
6. Middlemarch – George Eliot
7. Moby-Dick – Herman Melville
8. Büyük Umutlar – Charles Dickens
9. Suç ve Ceza – Fyodor Dostoyevski
10. Emma – Jane Austen
Seçilen kitap sayılarına göre yazarlar
1. William Shakespeare – 11
2. William Faulkner – 6
3. Henry James – 6
4. Jane Austen – 5
5. Charles Dickens – 5
6. Fyodor Dostoyevski – 5
7. Ernest Hemingway – 5
8. Franz Kafka – 5
9. James Joyce, Thomas Mann, Vladimir Nabokov, Mark Twain, Virginia Woolf – 4
Kazandıkları puana göre yazarlar
1. Leo Tolstoy – 327
2. William Shakespeare – 293
3. James Joyce – 194
4. Vladimir Nabokov – 190
5. Fyodor Dostoevsky – 177
6. William Faulkner – 173
7. Charles Dickens – 168
8. Anton Çehov – 165
9. Gustave Flaubert – 163
10. Jane Austen – 161




06.01.13

Dicle'nin fısıldadıkları

OCAK: Ianuarius

Sürekli kışın bitmesine kaç gün var, günler ne zaman uzuyor diye hesap edip bir yerlere not ediyorum... O günlerin kaç hafta ettiğini, bir haftanın ne kadar çabuk geçtiğini düşünüp seviniyorum. Anlayacağınız ben kışı sevmiyorum, sevemiyorum. İşte bu nokta da Pollyanna imdadıma yetişiyor.'Soğuk' diyorum. 'Soğuğun çaresi var, sıcağın yok. Akşam sıcaktan yatamıyor sabah kalkamıyorsun.' diyor. 'Hiç bir yere çıkamıyorum hava soğuk.' diyorum, 'Atma! O fasıl senin bu doğum günü benim, şu kursa da gideyim derken eve girdiğin yok!' diyor. 'Deniz, kum, güneş.' diyorum. 'Saçmalama! Kardan adam, kestane, bol etkinlik takvimin var.' diyor :( Bir benim Pollyanna'm mı böyle sinirli :) Gelelim bu ay neler yapabileceğimize.

Yeni ve Çok Satanlar

Yerli Albüm
1.Demet Akalın Giderli 16
2.Orhan Gencebay Orhan Gencebay ile Bir Ömür
3.Sıla Vaveyla
4.Hayko Cepkin Aşkın Izdırabını...
5.Mehmet Erdem Herkes Aynı Hayatta

Yabancı Albüm
1.Taylor Swift Red
2.Wiz Khalifa O.N.I.F.C
3.Rod Steward Merry Christmas Baby
4.One Direction Take Me Home
5.Michael Buble Christmas

Ayın En Çok Dinlenen Şarkıları
1.Rihanna Diamonds
2.One Republic Feel Again
3.Caligola My Sister Rising
4.Adele Skyfall
5.Robbie Willams Candy

Ayın Çok Satan Kitapları
1.E.L. James Grinin Elli Tonu
2.İskender Pala Efsane
3.E.L. James Özgürlüğün Elli Tonu
4.E.L. James Karanlığın Elli Tonu
5.Uğur Gürsoy Fırat 3
6.Pucca Allah Beni Böyle Yaratmış Günlük 3
7.Laurent Gounelle Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer
8.Amin Maalouf Doğu'dan Uzakta

Tiyatro: Çirkin

Size 'yüzünüze bakılamayacak kadar çirkin' olduğunuzu söyleselerdi ne yapardınız?

Sezonun iddialı oyunlarından biri de 'Çirkin'. Berlinli yazar Marius von Mayenburg tarafından kaleme alınan oyunu Serdar Biliş çevirmiş. Metin Belgin de yönetmiş ve ortaya gerçekten seyri keyifli tek perdelik bir oyun çıkmış

Lette oldukça çirkin bir adamdır. Arkadaşları, çevresi ve eşi onun bu çirkinliğinin farkındadır ve fakat bu konuyla ilgili kimse ona tek söz dahi etmemiştir. Bir gün Lette bu acı gerçeği patronundan öğrenir. Artık toplumdaki statükosu için yeni adımlar atmalıdır ve tekrar saygınlığını kazanabilmesi için bıçak altına yatması gerektiğine ikna edilir. 

Son dönemlerde, özellikle 21. yüzyılın başlamasıyla 'güzellik' çok önemli bir kavram haline geldi. Bu durumu elbette medya, moda ve sinema tetikledi ve 'güzellik endüstrisi' diye bir kavram çıktı ortaya. Herkes 'güzel' olmak uğruna, tek tipleşmeye, birbirinden ayırtedilemez  kalıplara girmeye başladı. Oyunun dramaturgu Selen Korad Birkiye'ninse bu konuyla ilgili sözleri şöyle: 'Her yatırımın fiziksel güzelliğe yapıldığı bir dünyada kurulan ilişkiler, sahteliğin ve yüzeyselliğin ötesine ne kadar geçebilir? Bunların uzun vadeli ve insanı her yönden besleyen ilişkilere dönüşebilme olasılığı ne kadardır? Güzelin güzel olabilmesi, hayranlık verici ve kıymetli olabilmesi için tek ve biricik olması gerekir. Sanat eserleri ve insanlar için en önemli kıstas biricikliktir. Onu orjinal yani özgün yapan, bu hiç kimseye/ hiç kimseninkine benzememe durumudur. Ama aynılaşma bu kuralı tersine çevirerek sıradanlaştırır.'

Oyun boyunca sahneden ayrılmayan dört oyuncu (Tolga Evren, Simat Tuna, Nişan Şirinyan, Şamil Kafkas) var ve hepsi ikişer karakter canlandırıyor. Oyuncular kostüm ya da aksesuar değişikliğine gitmeden başarılı bir ışık kullanımı ve kaliteli oyunculuklarla sahne ve karakter değişimlerini seyirciye anında aktarıyor. Özellikle Lette'yi canlandıran Tolga Evren'in performansı görülmeye değer. Şimdiden iyi seyirler.

Vizyonda Bu Ay

Trespass: 2011/ABD yapımı. Yönetmen: Joel Schumacher
Oyuncular: Nicolas Cage, Nicole Kidman, Ben Mendelsohn.
Senaryo: Karl Gajdusek Süre: 1 saat 31 dakika
Miller ailesi refah ve zenginlik içinde yaşamaktadır. Kyle Miller büyük paralarla oynayan mücevher sektöründeki bir iş adamıdır. Güzel bir eşe ve bir kız evlada sahiptir. Fakat günün birinde evleri aniden bir grup maskeli adam tarafından baskına uğrar. Miller ailesinden paradan daha fazla şey talep etmektedirler.

Diğerleri:

Parker: 2012/ABD yapımı Tür: Gerilim Yönetmen: Taylor Hackford Oyuncular: Jason Statham, Jennifer Lopez Senaryo: John J. McLaughlin Süre: 1 saat 58 dakika. Parker Fragman

Broken City, Düşler Diyarı, Entrika, Karaoğlan, Efsane Beşli, Koleksiyoncu 2, Texas Chainsaw, Mama,Zürafa, Kahraman Maymun, Umut Işığım.





13.12.12
Dicle'nin fısıldadıkları

DEZEMBER

BÜYÜK EV ABLUKADA: 21 Aralık 2012 22:00 Refresh The Venue. Dediklerine göre büyük bir konser tasarlamışlar; dekorlu, ışıklı falanlı, olaylı dolaylı… Şarkılarını konser için değiştirmişler iyice çalışmışlar. Hatta şarkılarının son hallerinden bir albüm bile yapmışlar :)

SİNEMA

UÇUŞ- FLIGHT: Aksiyon, dram türü filmimizde yönetmen koltuğunda Robert Zemeckis var. Oyuncular: Denzel Washington, Don Cheadle, John Goodman, Kelly Reilly, Nadine Velazquez. Senaryo: John Gatins. Filmin Özeti: Oscar ödüllü Denzel Washington, uçuş esnasında gerçekleşen bir felaketin ardından zorunlu iniş yaparak yolcuların neredeyse tamamının hayatını kurtaran deneyimli pilot Whip Whitaker’ı canlandırıyor. Kazanın ardından Whip, kahraman ilan edilse de kazaya dair daha fazla şey öğrenildikçe bunun kimin hatası olduğuna ve o uçakta neler yaşandığına dair cevapsız sorular belirmeye  başlıyor. 138 dakika. 

TEPENİN ARDI:  Dram türündeki film Türk yapımı, 94 dakika sürüyor. Yönetmen Emin Alper. Oyuncular: Berk Hakman, Mehmet Özgür, Reha Özcan, Banu Fotocan, Tamer Levent. Senaryo: Emin Alper. Filmin Özeti: Bir Western filmini andıran atmosferi ve mekan kullanımıyla gerilim dolu bir aile trajedisini anlatan film, sorunlarıyla yüzleşmek yerine bir düşman ve günah keçisi yaratan egemen erkek kültürünü mercek altına alıyor. 

MEDYUM- RED LIGHTS: İspanya, Kanada ve ABD ortak yapımı film 113 dakika. Yönetmen ve senarist Rodrigo Cortês. Oyuncular: Robert De Niro, Sigourney Weaver, Cillian Murphy, Toby Jones, Joely Richardson. Filmin Özeti: Efsanevi medyum Simon Silver (Robert De Niro) kaybolduktan 30 sene sonra geri dönmüş ve bilim dünyasının en büyük araştırma konusu olmuştur. Açıklanamaz her yeni gizli olayın ardından popülaritesi daha da artan Silver artık Tom Buckley (Cillian Murphy) için bir takıntı haline gelmiştir.Red Lights Fragmanı

ANNA KARENINA: İngiliz yapımı film 130 dakika, türü dram ve romantik. Yönetmeni Joe Wright. Oyuncular: Keira Knightley (bu kadını hiç sevmiyorum, üstelik hep cillop filmlerde oynuyor hem de karşısına hep iyi oyuncular çıkıyor), Jude Law, Aaron Johnson, Saoirse Ronan, Matthew Macfadyen. Film Özeti: 1874 yılında genç ve güzel Anna Karenina yaptığı evlilikle St. Petersburg’un elit kesimi arasında iyi bir konuma sahiptir. Erkek kardeşi Oblonsky’den, eşi Dolly ile arasını düzeltmesini isteyen ve onu Moskova’ya çağıran bir mektup alır. Bu yolculuk esnasında tanıştığı Kontes Vronsky’nin garda kendilerini karşılayan oğlu, genç subay Vronsky ile aralarında bir kıvılcım çakar. Tolstoy’un kaleminden çıkan Anna Karenina’nın aşkı yeniden beyaz perdede... Anna Karenina Fragmanı

CİMRİ- TİYATRO MOLA: 16 Aralık 2012 16:00 Maya Cüneyt Türel Sahnesi.
Çılgıncasına bir aşk… 17. yüzyılda Paris’te bir ev… Elindekiyle asla yetinmeyen varyemez bir baba… Varlık içinde yokluk çeken çilekeş aile… Canından bezmiş hizmetçiler, uşaklar… Pembe dizilere taş çıkartacak karmaşık ilişkiler… Para için kendini paralayan Harpagon’un akıl almaz cimriliğine tanık olup, başına gelenleri eğlenerek seyredeceğiniz, usta yazar Moliere’in 1800’lü yıllarda kaleme aldığı her dönemin oyunu ‘Cimri’, Tiyatro Mola’nın yorumuyla sahnede.


SHAMAN DANS TİYATROSU: 18 Aralık 2012 21:00 Lütfi Kırdar Anadolu Auditorium. İstanbul özel temsilinin bilet satışlarından elde edilecek gelir ile TEGV bünyesindeki 10.000 ilköğretim çağındaki çocuğun eğitimine destek sağlanması hedefleniyor. Shaman Dans Tiyatrosu’nun dünyaca ünlü birçok koreografla işbirliği yaparak hazırladığı ‘İstanbul’ eseri, her köşesi şaşırtıcı bir şöleni andıran İstanbul’un eşsiz kültürel mirası, tarihi birikimi ve çeşitliliğini dans diliyle sahneye taşırken, bu kenti var eden mekanlar ve simgelerin altını çiziyor.Shaman Dans Tiyatrosu




07.12.12

Dicle'nin fısıldadıkları

APTAL NEDİR?

Aziz Nesin “Türkiyenin %60 insanı aptaldır.” dediğinde ortalık birbirine girmişti. Bu tanımlama karşısında kimisi yakası açılmadık küfürler savururken kimisi, hakaret davası açacağını söylüyordu. Bir kesim ise Aziz Nesin’in Türk halkından özür dilemesini istiyordu. Bazıları da Aziz Nesin’in sözlerini geri almasını istiyordu. Aradan biraz zaman geçti ortalık duruldu , Aziz Nesin kendi dilediği gibi defnedildiği bir ölümü yaşadı ve bu günlere geldik. Bu süre içinde Aziz Nesin sözlerini geri almak şöyle dursun söz konusu oranı yükselttiğini söyleyen yazılar yayınlandı. Küfür edenler geç de olsa bağırıp çağırdıkça aptal olduklarını ilan etmekten başka bir şey yapmadıklarını anlayıp sustular. Dava açacağını söyleyenler ise açılan dava sonucunda, kaybedip aptallıklarının tescil edilme olasılığının da bulunduğunu fark edip dava açmaktan vazgeçtiler.

O günden bu güne kadar geçen süre içindeki olaylara baktığımızda görülen o ki. Aziz Nesin’in haklılığı pek çok kez kanıtlandı. Bunu kanıtlayan olaylara örnek olarak da Türk halkının kendisini idare etmek üzere, yine Türk halkı tarafından iş başına getirilmiş kişilerin Türk halkına karşı olan tutum ve davranışlarını gösterebiliriz. Bu “aptal”lığı sadece olayların olması değil, bu olaylar karşısında Türk halkının tavır ve davranışları da kanıtlamıştır.

Olayı biraz daha irdeleyebilmek için her şeyden önce Aziz Nesin’in iddiasında belirtilen şu “kışkırtıcı” kelimeye bakalım. Aptal ne demektir? Bir sözlük alıp baktığımızda Aptal’ın “Aklını iyi kullanamamak, iyi davranış sergileyememek” demek olduğunu anlarız. 

Şimdi Türkiye'de olup bitenlere bakıp beş dakika düşündükten sonra Aklımızı iyi kullanan insanlar olduğumuzu söyleyip, iyi davranış sergileyen insanlardan oluşan bir toplum olduğumuzu söyleyebilir misiniz? Eğer yanıtınız evet ise, yani aklımızı iyi kullanan ve iyi davranış sergileyen insanlardan oluşan bir toplum olduğumuzu iddia ediyorsanız; size iki şeyi hatırlatmak isterim. 1- Eğitim, 2- Sağlık. İşte bu iki şey Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan yüzlerce yıl önceden beri başımızdan eksik olmayan iki büyük sorunumuz. Bu sorunu çözmek için geçici bir süre – cumhuriyetin ilk yılları – hariç hiçbir hükümet kayda değer bir şey yapmadı, yapamadı, yaptırılmadı. Şimdi size sormak isterim. Eğitim ve Sağlık gibi bir toplumun, bedenen ve beynen iyi davranışlar içersinde bulunmasını sağlayacak iki faktörün yüzyıllarca ihmal edilmesinden sonra o toplum için aklını iyi kullanan insanlardan oluşuyor denilebilir mi? Peki kimler bizim aptal kalmamızı, aklımızı kullanmamızı istiyor dersiniz? Gayet basit. Yaptıkları ve söylediklerini anlamamızı istemeyen, bizi yalanlarıyla uyutmaya çalışan yöneticiler bunu istemezler. Çünkü kafanız çalışır, aklınızı kullanırsanız yapılan yanlışları fark eder yanlışı yapanlardan hesap sorarsınız.

Meydanlarda her kim ki hamasi nutuklar atıp, vatan millet Sakarya edebiyatı yapıp manevi değerlerinize, duygularınıza hitap ediyorsa. Anlayın ki; ya o yönetici adayı aptal olduğundan yaptığı işin ne olduğunu bilmiyordur, ya da onun kapamak istediği yanlışları vardır. Sizi de Aptal yerine koymak istiyordur. Çünkü; Politika maddi olaylarla ilgilenir. Maddi olaylar karşısında başarılı olamamış veya başarıları kendi çıkarlarından öteye gidememiş ise, bunun fark edilmemesi için karşısındakinin gözlerini buğulandırmaya başlarlar. Ve bilirler ki insan duygulanınca gözleri buğulanır. Bu buğulanmanın arkasına sığınıp sizin ve Türkiye'nin geleceğini kontrolü altına almak isteyen kimselere asla izin vermeyin. Hele hele "Aptal"lara hiç. Sevdiğiniz ve istediğiniz şeyleri elde etmekten asla vazgeçmeyin. Bu yazının üzerine bir de kitap önereyim: Hayvan Çiftliği


Memet Karabulut'a saygılar...




07.12.12

Dicle'nin fısıldadıkları

KENDİ KENDİNE KONUŞMAKTIR AŞK

Yazan: Cezmi Ersöz
Yöneten: Serap Eyüboğlu
Dekor-Kostüm Tasarımı: Serpil Tezcan
Işık Tasarımı: Ayhan Güldağları
Müzik: Vedat Sakman

Oyuncular:
Kürşat Alnıaçık
İsmail Kavrakoğlu

Konusu: Sevgililer gününde kız arkadaşını bekleyen bir adam, gelmeyen sevgili ve gelmiş geçmiş tüm kadınlarla hesaplaşmaya varan bir süreç. Pişmanlık duymak, gerçekten değişmekten kolay mıdır? Geleceği olduğu gibi gelmesini karşılayacak cesarete sahip miyiz?

Sahnede Kürşat Alnıaçık oynuyor, sahne arkasında sesi ve bazı bazı seyirciler arasında dolaşmasıyla İsmail Kavrakoğlu dahil oluyor oyuna.

Oyun bekar ve entellektüel bir erkeğin evinde geçiyor. Sahne buna göre hazırlanmış. Oyun yer yer telefon konuşmaları yer yer de kendi iç hesaplaşmaları şeklinde devam ediyor. Kürşat Alnıaçık modern dans becerisini de seyirci ile paylaşıyor. Hatta dansına sahnedeki koltukları da dahil ediyor ve ifade etmeye çalıştığı, içinde bulunduğu karmaşayı, iç çatışmayı bize modern dans figürleriyle aksettiriyor.

Oyun bir saate yakın sürüyor, bu da izleyicinin odak noktasının oyundan başka bir şeylere kaymasını önlüyor. Kürşat Alnıaçık’ın performansı ve enerjisi hep üst noktada ve izleyiciyi kendi iç hesaplaşmasına dahil ediyor; bir nevi oyuna dahil oluyorsunuz. Bunlar tek kişilik bir oyunda seyircinin dikkatini üst noktada tutmak için güzel yollar. Ayrıca ışık kullanımı çok başarılı, gerektiği yerde gerekilen noktaya vurgu çok iyi yapılıyor zamanlama da bir okadar iyi. Sizi oyunun içine öyle sürüklüyor ki, seyirciler oyunun bittiğini 10 saniye kadar sonra anlıyor. Kafa karıştırmadan hazırlanmış kısa, öz ve hedefi onikiden vuran sözleri unutmamak için bir not defteriyle gidilebilir.

İstanbul Devlet Tiyatrosu





07.12.12

Dicle'nin fısıldadıkları


ÖFKELENİNCE NEDEN BAĞIRIRIZ?

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.

Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.

Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”

“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.





05.12.12

Dicle'nin fısıldadıkları

KOŞUL: YAŞAM

-Pardon düğmeye basar mısınız? Teşekkür ederim. Ben kendim inebilirim, teşekkürler.

Genç kadın otobüsten indiği yerde duvarlara tutunarak yönünü buldu. Durdu, araba sesi duymadığına emin olduğunda  dar yolda karşıdan karşıya geçti. Ellerini iki yana açıp kavrar gibi bedenini yapıştırdı duvara. Arkasından birinin geçtiğini duyunca döndü aceleyle:
-Burası Saray Sokak mıdır?... Ahh tamam.

Cevap veren kişinin nerede olduğunu bilemeden sesin geldiği boşluğa gülümseyerek bir nevi teşekkür etti. İstediği cevabı almıştı.

Kısık sesle kendini konuşmaktan alamadı:
- Çocukluğumun sokağı... Bu duvar, hiç değişmemiş.. O delikli duvar. Güneş sarısı rengi huzur verirdi bana.

Arkasından geçen biri duyabileceği şekilde bir şey söyleyip yoluna devam etti. Kadının konuşmalarını duymuş olmalıydı. Kadın bir an sese yöneldi, sonra tekrar duvara dönüp onunla konuşmaya devam etti:

- Ne? Gri mi? Gri misin artık? Delikleri halâ duruyor ama.. Kuşlar yuva yapardı bu deliklere, Kimseler bilmezdi. Ben gelir seyrederdim yumurtalarını, sonra o yumurtalardan çıkan kuşların da yumurtaları olurdu. Yine kuşlar çıkardı... Bu hep böyle sürerdi.
                                                                    ***
Bugün tiyatro atölyesinde tek tek sahneye çıkıp doğaçlama yapmamız istendi.. Bir koşulumuz vardı: Yaşam. Önce kafamda bir şey canlanmadıysa da sahneye çıktığımda kör bir kadının çocukluğunun geçtiği sokağına ziyaretini doğaçlamaya başlamıştım. Sözler ağzımdan öylece hiç düşünmeden çıkıveriyordu. Bir sonraki cümlemin ne olacağını bilemeden.. İnsanın kendini zorlaması çok keyifli. 

Koşulumuz yaşam demiştik değil mi?  Yaşamın amacı nedir dedim çalışma sürerken? Bence yaşamın amacı, amaçlı bir yaşam. Bu yazının son sözü de bu oluversin :)



29.11.12


Dicle'nin fısıldadıkları


21 Kasım'da sizlerle paylaşmıştım Greenpeace'nin bana Zara detox kampanyası hakkında attığı maili. İşte bu kampanyanın meyveleri alındı. Greenpeace'den yeni bir mail aldım, işte haberler :)





Sevgili Dicle,

Başardık! Zara, ürünlerini zehirli kimyasallardan arındıracağını açıkladı. Türkiye'den Hollanda'ya, Meksika'dan Çin'e, tüm dünyadaki Greenpeace çalışanları adına sana teşekkür ediyorum. Bu başarının mimarı sensin.

Bu, aslında daha büyük başarıların habercisi. Yapmamız gerekenler bitmedi. Şimdi sıra diğer moda markalarına tepki gösterip, tıpkı Zara’da olduğu gibi onları da moda detoksuna ikna etmeye geldi. Bunun için ilk adım "Modayı Detoksla" videomuzun mümkün olduğunca çok kişi tarafından izlenmesini sağlamak.

Nasıl mı? Kolay: videoyu izle, beğen ve paylaş.

Video'yu Youtube'ta en çok izlenenler listesinin yukarılarına taşıyabilirsek, milyonlarca kişiye ulaşabiliriz.

Moda markalarının sosyal medyayı yakından takip ettiklerini biliyoruz. Bu video paylaşıldıkça üzerlerindeki baskı artacak. Böylece zehirli kimyasallarla üretim yaptıkları bölgelerdeki insanların sağlığını tehdit etmekten ve nehirlerimizi zehirlemekten vazgeçmeleri gerektiğini anlayacaklar.

Geçen hafta moda dünyasına, bir araya geldiğimizde neler yapabileceğimizi gösterdik. Zara bu sözü vermiş olsa da sırada ikna etmemiz gereken başka markalar da var. Yalnızca sekiz günde en büyük balığı ikna ettiysek, diğerlerinin de aynı yoldan gitmelerini sağlayabiliriz.

Lütfen videoyu izle ve herkesle paylaş.

Küresel DETOX ekibi adına
Yiğit Erçevik
Greenpeace Akdeniz

Not: Sevgili Dicle, Greenpeace'in kampanyalarının tek kaynağı, bireylerin verdiği maddi destekler. Greenpeace, hiçbir şirket ve devletten maddi destek ve sponsorluk kabul etmez. Bu sayede, çevre suçlarına karşı bağımsız ve tarafsız kampanyalar yürütebilir. Sadece reklam bütçesi bile bütün Greenpeace bütçesini katlamaya yetecek olan dev firmaların üzerinde yeterli baskıyı oluşturabilmemiz için vereceğin her kuruş, kampanyalarımıza güç katacak. Buraya tıklayarak, sen de Greenpeace destekçisi olabilirsin.





28.11.12

Dicle'nin fısıldadıkları



Dünyaca ünlü piyanist Fazıl Say, tartışma yaratan “Arabeski sevmek vatan hainliğidir” sözlerinden sonra bir mektup kaleme aldı. “Sana Mektup” başlığıyla kaleme alınan mektupta Fazıl Say, kamuoyuna şu satırlarla seslendi:

“Bana 2 dakikanı ayırmak ve mektubumu okumak zorundasın;

Uzlaşabiliriz...

Evet hatalı bir laf ettim sana, evet öfkeliyim sana, çünkü sen beni hiç bir zaman anlamaya calışmadın, çünkü sen beni hep "öteki" olarak gördün, "batı uşağı" dedin- "elitist" dedin- "kafir" dedin- "batı kültürünün taklidi" dedin- "bizden değil" dedin- , ya da hep kaçtın, hep sıyrıldın, yüzleşmedin, umurunda olmadı, umurunda olmadı ne Nasreddin Hoca’nın danslarını bestelemem, ne Kara Toprak’ı, Veysel'i, Dede Efendi'yi, İstanbul Senfonisi’ni, Nazım Oratoryosu’nu, Altıok'u, Turgut Uyar'ı Yunus Emre'yi bestelemem, Mezopotamya'yı, Hezarfen'i, piyanoda dünya birinciliği almamı, dünyanın her yerinde bir Türk olarak verdiğim konserlerimi, Anadolu turnelerimi, sana hep elimi uzatmak istememi, hiç birisi umurunda olmadı, sen hep manipulasyonlar içindeki medyanı dinledin, bir kere bile gerceği görmedin.

Vatan haini değilsin elbette... Ama ben vatan hainiysem, ve halkı kin ve düşmanlığa teşvik suçundan yargılanıyorsam ve hiç bir suçum yoksa, tamamen yanlış ve güdümlü manipule edilmiş yalanların içinde sen de bu yalana kandırıldıysan ve işin aslını bilmiyorsan ve hapis yatmamı istemekteysen, evet sen de hainsin, vatanın haini olman gerekmiyor, insani duygulara ihanet etmen yeterli. Bak: Kendi kültürümüzü, Itri'yi,Veysel'i, Dede Efendi'yi ve evrenselliği savunup, iğrenç ticari müzikleri hala sana zararlı bulduğumu tüm samimiyetimle tekrarlıyorsam, ve sen yine de kaldığın yerde sayıklıyorsan, ilerlemek, keşfetmek, öğrenmek, ölüm kültüründen ayrılmak istemiyorsan, e, o zaman, Nazım Hikmet haklıymış "suçun tamamı değilse de coğu sende" derken...

Türkiye'nin ekonomisi 2 kat büyümüş olabilir, 10 kat daha da büyüyebilir, dünyanın en zengin ülkesi de olabilirsin, şunu unutma, senin gerçek bir kültürün olmazsa, gerçek sanatın, sanatçıların olmazsa sen asla büyük bir memleket yaratamazsın... Gülünç ve vahim bir halde postmodern- yalakalıklara sanat der durursun... Ve bunu kimse yutmaz... Uzlaşabiliriz- Uzlaşabiliriz ama, sen artık bir adım at ki uzlaşalım..

1000 tane köşe yazarı 10.000 tane "anti-Fazıl Say" köşe yazısı yazsa ne olacak? Mezopotamya senfonisi mi daha değersiz bir eser olacak? Ne olacak?

Lütfen bir adım at- uzlaşabil benimle...

Ben sana elimi hep uzattım.. Hiç bir zaman görmedin.. Görmek istemedin...

Şimdi vaktidir.. Uzlaşabil...

FAZIL”

Fazıl Say

Hürriyet Gündem

Mezopotamya Senfonisi




24.11.12

Dicle'nin fısıldadıkları


ÖĞRETMEN* (kelime anlamından daha fazlası)


Yaş 25 ve hala feyz aldığım bana örnek olan öğretmenlere sahibim. Onların öğretmenler gününü cani gönülden kutluyorum. Emeklerinin karşılığını gördükleri öğrencileri olsun dileklerimi sunup, bugüne özel eğitimin tarihine değinelim istiyorum..

Öğretmenliğin bir meslek olarak icra edilmesinin en bilinen örneği sofistlerdir. Sofistlerin yerleşim yerlerini dolaşarak buralarda halkı eğittikleri bilinmektedir.

Sümerler, şüphesiz, M.Ö. 3200 yılında tüm insan toplulukları içinde yazıyı ilk geliştiren toplum olarak kurumsal ve sistemli eğitim geleneğini ilk oluşturan ulusturlar. Öyle ki onların oluşturdukları kurumsal yapılar ve süreçler bölgede sonra ortaya çıkan uygarlıklar tarafından miras alınmıştır. İlk kez yazıyı geliştirmenin yanında, takvim, ölçüm, matematik, geometri, edebiyat gibi dallarda ilk olarak tarihte yerlerini alırken bu entelektüel bilgi ve becerileri sistemli eğitim kurumları ile nesilden nesile taşımışlardır. 

Bölgede daha sonra varlık göstermeye başlayan Akadlar, Yahudiler, Asurlular ve Fenikeliler Sümerler'in kurdukları sistemleri devam ettirmişler, Fenikeliler'den öğrendikleriyle Yunanlar batı eğitim tarihi'ni başlatırken Antik Mısır ve Persler de dünyanın diğer bölgelerine Mezopotamya geleneğini taşımışlardır. Elbette Mezopotamya'dan bağımsız gelişen gelenekler de olmuştur. Bunlara yazıyı Sümerler'den bağımsız olarak keşfeden Amerika ve Çin toplumları örnek gösterilebilir. Sümerler'in dışında Yahudiler de eğitim tarihinde anlamlı fark yaratmışlardır. Kutsal kitapları olan Tevrat'ta geçen öğrenmek, öğretmek, eğitmek gibi eğitim bilimlerince incelenen fenomenlerin isimleri eğitimin kültürün bir parçası olmasında kaydettiği gelişmeyi göstermektedir. Bununla birlikte Ezra'nın tarihin ilk halka açık kurumsal okullardan birisini Kudüs'te açtığı bilinmektedir.

Hindistan bilinen en eski okul sistemlerinden birisi olan Gurukul sistemiyle eğitim tarihinde önemli bir yere sahiptir. Gurukul'lar zengin kastlardan gelen çocukların ücretsiz devam ettiği okullardı. Bu okullarda edebiyat, tarih, tıp, astronomi, felsefe ve kamu yönetimi alanlarında eğitim veriliyordu. Daha sonra ortaya çıkan Budizm ve Janizm dinleri ile birlikte eğitim hızla gelişmiş ve bugün dünyanın en eski üniversiteleri arasında değerlendirilen NalandaTakshashilaUjjain, ve Vikramshila üniversiteleri milattan önce 7. yüzyıldan itibaren kurulmuştur. Hindistan eğitim geleneği daha sonra İslam dünyasında da büyük etki bırakmıştır. Selçuklu veziri Nizam ül MülkNizamiye Medreseleri'ni Hint geleneğinden esinlenerek kurmuştur.

*Öğretmen ya da hoca bir bilim dalını, bir sanatı, bir tekniği veya belli bilgileri öğretmeyi kendisine meslek edinmiş kimsedir, bu mesleğe de öğretmenlik denir.
**Ayrıca bknz: Öğretmenlik


23.11.12

Dicle'nin fısıldadıkları

" Hayali Koşullar Altında Gerçeği Yaşamak "

Her zaman öğrenmeye aç biri olmuşumdur.. Gerekli gereksiz  bilgileri almaya hevesli... Yeter ki karşımdaki şey, nesne, ya da öğreten kişi caka satmasın gerçekten öğretmek için öğretsin..

Ne öğrenirsem kârdır diyerek Ekim ayında katıldım aso ekibine. İnsanın sınırlarını zorladığı, kendini keşfettiği bir yol oldu bu benim için. Neler yapıp neler yapamayacağıma çok güzel somut örnekler edindim. Ve aslında hiç de fena olmadığımı anladım bu yolda :) Kimsenin kimseyle yarıştırılmadığı, farkındalığı arttıran bir sistemle yola çıkmıştı bu topluluk. Hemen 'Bir Aktör Hazırlanıyor' Konstantin S. Stanislavski kitapları alınıp okunmaya başlandı.

Belki duyacağım tek bir cümle hayatımdaki dengeleri değiştirir diye düşünmüşümdür hep. Tesadüfü sevmem, kısmete inanırım. Emine'nin aso reklamını keşfetmesi, oraya katılması ardından beni davet etmesi zincirin halkalarıydı aslında.



Geçtiğimiz hafta Yakup Kadri hoca oyununda küçük bir rolde oynayıp oynayamayağımızı sordu. Emine'yle hemen kabul ettik :) :  "GELDİLER" / zıbıttıran: yakup kadri sevgili gölgem ve sevgili halkımın gölgeleri….. düşünmek bile istemediğim bir şey oldu bu gece… ben, sevgili gölgem ve sevgili halkımın gölgeleri pijamalarını henüz giymişti ki, korktuğum başıma geldi… az önce kara haberi verdiler… rodin heykelini çalmışlar… hani şu hepimizin yerine düşünen adamı… düşünebiliyor musunuz düşünecek kimse kalmadı artık ülkede…



Büyük bir hevesle fakat kırk yıllık oyuncuymuşcasına heyecanımı gizleyerek, tanımadığım insanlar karşısında, onlarla beraber kendimi tanımaya devam ediyorum; hayat denilen yolculuğun bu durağında. 





21.11.12


Dicle'nin fısıldadıkları

2 sene önceydi.. Bir akşam Asmalı Mescit'te  Bekir'le roze şarap transına geçmişken iki genç geldi yanımıza. Greenpeace'den bahsettiler. İlgimi çeken şu açıklamalarıydı: ''Biz Greenpeace olarak hiç bir şirket ve kuruluştan yardım almıyoruz. Çünkü en çevreci şirketler bile doğayı kirletiyorlar.'' İşte o an itibariyle Greenpeace'in gerçekten doğru birşeyler yaptığına kanaat getirdim ve o gün bugündür her ay yardımda bulunuyorum bu 'yeşilcilere'.

Geçtiğimiz yaz ise Unicef'ci gençlik durdurdu bizi Beşiktaş'ta. Afrika'daki insanlara ilaç yardımı yaptıklarından, onların su ihtiyaçlarını giderdiklerinden ve de hastalık taşıyan sineklere karşı insanlara 'cibinlik' sağladıklarından bahsetti. Cibinlik! Balık tutmayı öğretmeyip balık veren bir kuruluş. Bu sineklerin çoğalmasına sebep olan kaynakları yok edecekken... Kim cibinlikle dolaşır ki? Bu nasıl bir çözümdür? Kendi ülkelerindeki zehirli atıklarını para karşılığında bu kıta topraklarına gömüyorlar sonra da kendi kullanamadıkları, deney aşamasındaki ilaçları bu insanlara veriyorlar. Eğer isteseler gerekli teknoloji ve motorlarla kalıcı su çözümü sağlayabilecekken, sadece ihtiyaçları kadarını veriyorlar. İşte üç harflilerden korkmak için bir sebep daha. Kıtabirbirine katıp da her çeteye silah satan bu ülke, sözde yardımlarla günah mı çıkarıyor?

Konumuza geri dönelim Greenpeace'den bir mail aldım. Sizlerle de paylaşayım istedim. İşte o mail:


Merhaba Dicle,

Eğer ZARA’dan alışveriş yapıyorsan giysilerinde zehirli kimyasallar taşıyor olabilirsin.

ZARA şu anda dünyanın en büyük moda zinciri. Giysilerini oradan almıyorsan bile, ZARA’nın yüzlerce tedarikçisinden ve ürettikleri milyonlarca giysiden yayılan kimyasallar çevreye ve sana zarar verebilir. 

Bu yılın başlarında ZARA’nın giysilerini test ettik. Suda çözünüp zehirli ve hormon bozukluğuna neden olan maddelere dönüşen bazı kimyasallar tespit ettik. Hatta boya maddelerinden yayılan ve kansere neden olan kimyasallara rastladık. ZARA’nın acil olarak detoksa ihtiyacı var!

ZARA’yı detokslamak için kampanyamıza katıl.

Moda bir yandan güzelleştirirken diğer yandan toksik kirliliğe neden olmamalı. H&M ve Marks & Spencer bunu çok iyi biliyor. Onlar ürünlerinden ve tedarik zincirlerinden yayılan tüm zehirli kimyasalları ortadan kaldırmak için söz verdiler. Fakat, dünyanın bir numaralı moda zinciri ZARA’dan henüz ses yok.

Fabrikaları, nehirleri ve moda endüstrisini temizleyebilmek için ZARA’dan da bu sözü almamız gerekiyor. ZARA’nın kirli çamaşırlarını seninle paylaşıyorum, çünkü onları değişmeye ikna edebilmek için dünyanın dört bir yanında hep birlikte mücadele etmemiz gerekiyor.

ZARA trendleri ve hakkında konuşulanları yakından takip etmesiyle ünlü. Sosyal ağlarda milyonlarca takipçisi ve hayranı var. Biz de bu mücadeleye milyonlarca kişi olarak başlıyoruz.

Onları detokslamaya ikna edebilecek güçteyiz. Bunu daha önce ZARA’nın rakiplerine ve dünyanın önde gelen spor giyim markalarına karşı başardık.

Bizimle misin?


ZARA’nın ürünlerinden ve tedarik zincirlerinden yayılan tüm zehirli kimyasalları ortadan kaldırması için başlattığımız kampanyaya katıl. Hepimiz moda kurbanı olmadan harekete geç! Detox ZARA


Küresel DETOX ekibi adına
Yiğit Erçevik
Greenpeace Akdeniz






06.11.12


Dicle'nin fısıldadıkları

Yavaş yavaş sezona girdik mi ne? Her yerde bir etkinlik :)

 İngiliz grup Depeche Mode, 17 Mayıs 2013'te Maçka Küçükçiftlik Park'ta tekrar sahne almaya hazırlanıyor. 2009 yılındaki konserinin iptal edilmesiyle, Türkiye'deki hayranlarını hayal kırıklığına uğratan grup, 7 mayıs'ta başlayacağı turnede; İstanbul'a da uğrayacak. Dünya çapında 100 milyondan fazla albüm ve single satışı ile kendi kategorisinin liderliğine sahip olan Depeche Mode, İngiliz Q dergisi tarafından ''Dünyanın en popüler elektronik müzik grubu'' olarak nitelendirilmiş ve '' Dünyayı Değiştiren 50 Grup'' listesine dahil edilmiştir. Konserin bileti 1 Kasım'dan itibaren satışa çıktı.

Ara Güler Fotoğrafçılık Eğitim ve Sanat Vakfı kuruluşunu açıkladı. Vakıf, sanatçının fotoğraf arşivini korumayı, yaşatmayı ve üzerinde araştırmalar yapmayı, Türkiye'de fotoğrafçılık ile görsel haberciliğin gelişimi için projeler üretmeyi amaçlıyor. Fotoğrafçılığı ve görsel haberciliği yaygınlaştırmak ve gelişimini sağlamak amacıyla çeşitli etkinlikler, atölye çalışmaları ve kurslar düzenleyerek başarıları ödüllendirmeyi hedefleyen vakıf, oluşturulacak kütüphane ve yayınlarla araştırmacılara destek olacak.

Efes Pilsen Blues Festival 23. Büyük kentlerimizde caz ve blues müziğini dinleme fırsatını bize sunan bir çok etkinlik ve festivallerimiz var. Ama onlardan biri, 22 yıl gibi oldukça uzun bir süredir blues müziğini Türkiye'nin dört bir yanında müzikseverlere sunmaktan yorulmadı: Efes Pilsen Blues Festival, Bu yıl 23. kez, Türkiye'nin 20 farklı şehrinde düzenlenen 24 konserle bir Blues deneyimi daha yaşatacak. Bu kapsamda ülkemize gelecek olan sanatçılardan biri de Grammy ve Emmy başta olmak üzere pek çok uluslararası prestijli organizasyonda ödüle layık görülmüş olan armonika Blues üstadı Billy Branch ve grubu The Sons of Blues. Konserler 2 Kasım- 8 Aralık arasında ülkedeki belli başlı şehirlerinde gerçekleşecek. Ayrıntılar Biletix 'te.

Uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul, 22-25 Kasım tarihlerinde İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ve Kongre Merkezi'nde izlenebilir. Contemporary Istanbul'a bu yıl 55'i yurtdışı, 45'i yurtiçi olmak üzere 100 çağdaş sanat galerisi ve 600 sanatçı katılacak. Dünya'nın en önemli galerileri arasında sayılan Marlborough Gallery, Haunch of Venison, MaM- Mario Mauroner Contemporary Art gibi uluslararası çağdaş sanat galerileri ve Türkiye'den en önemli galeriler etkinlikte buluşacak.


04.11.12

Dicle'nin fısıldadıkları


ETGAR KERET'TEN GENÇ YAZARLARA 10 TAVSİYE


1. Mutlaka severek yazın.
Yazarlar yazma sürecinin ne kadar zor ve acı verici olduğunu söylemeyi çok severler. Yalan söylüyorlar. İnsanlar, hayatlarını gerçekten hoşlandıkları bir şey yaparak kazandıklarını kabul etmek istemezler.

Yazmak başka bir hayat yaşamanın yoludur. Bir sürü farklı hayat yaşamanın. Asla olmadığınız ama içlerinde tamamen sizi barındıran sayısız insanların hayatını. Oturup bir sayfayla yüzleşmeye çalıştığınız –başaramasanız bile– her seferde hayatınızın ufkunu genişletebilme fırsatına sahip olduğunuz için şükran duyun. Bu eğlencelidir. Harikadır. Fiyakalıdır. Ve kimsenin sizi aksine inandırmasına izin vermeyin.

2. Karakterlerinizi sevin. 
Bir karakterin gerçek olabilmesi için dünyada en az bir insanın, o karakterden hoşlansa da hoşlanmasa da onu sevebilmesi, anlayabilmesi gerekir. Yarattığınız karakterlerin anası babası sizsiniz. Eğer onları siz sevemezseniz kimse sevemez.

3. Yazarken kimseye hiçbir şey borçlu değilsinizdir.
Gerçek hayatta, uslu durmazsanız hapse ya da akıl hastanesine düşebilirsiniz; ama yazıda her şey serbesttir. Eğer öykünüzde çekici bulduğunuz bir karakter varsa, onu öpün. Öykünüzde nefret ettiğiniz bir halı varsa, salonun orta yerinde ateşe verin onu. İş yazmaya geldiğinde, klavyenin tek bir tuşuyla gezegenleri yok edebilir, uygarlıkları yeryüzünden silebilirsiniz ve bir saat sonra alt kattaki teyzeyle koridorda karşılaştığınızda size yine de selam verir.

4. Her zaman ortadan başlayın.
Başlangıç, kekin, kek kabına değmiş olan yanık kenarı gibidir. Başlamak için ihtiyacınız olabilir ama yenilebilir sayılmaz.

5. Sonunu tahmin etmemeye çalışın.
Merak, büyük bir güçtür. Onu elden bırakmayın. Bir öykü ya da bir bölüm yazarken durumun ve karakterlerinizin motivasyonlarının hâkimiyetini elinizde tutun ama kurgudaki sürpriz gelişmelere şaşırmaya da devam edin.

6. Bir şeyi hiçbir zaman sırf “âdetten” olduğu için kullanmayın.
Paragraflar, çift tırnaklar, sayfayı çevirdiğiniz halde adı değişmemiş olan karakterler: Bunlar yalnızca size hizmet için var olan kurallardır. Eğer işinize yaramıyorsa boş verin gitsin. Bir kural sırf okuduğunuz her kitapta işe yaraması, sizin kitabınızda da işe yarayacağı anlamına gelmez.

7. Kendiniz gibi yazın.
Eğer Nabokov gibi yazmaya kalkışırsanız dünyada bunu sizden iyi başaran (ve adı Nabokov olan) en az bir kişi olacaktır. Ama kendi tarzınızda yazmaya gelince, kendiniz olma konusunda dünya şampiyonu her zaman siz olacaksınız.

8. Yazarken odada mutlaka yalnız olun. 
Kafelerde yazmak kulağa romantik de gelse, etrafınızda insanların olması, siz farkında bile olmadan boyun eğmenize neden olacaktır. Kimse yokken kendi kendinize konuşabilir, hatta farkına varmadan burnunuzu bile karıştırabilirsiniz. Yazı yazmak da burun karıştırmaya benzeyebilir bazen; etrafınızda birileri varken eylem tabiiliğini kaybeder.

9. Yazdıklarınızı seven insanların sizi teşvik etmesine izin verin. 
Ve geri kalan herkesi görmezden gelin. Yazdığınız şey onlara göre değilmiş. Boş verin. Dünyada başka bir sürü yazar var. Eğer yeterince ararlarsa, eninde sonunda kendi beklentilerini karşılayacak bir yazar bulurlar.

10. Herkesin fikrini alın ama kimseye kulak asmayın (ben hariç). 
Yazmak dünyadaki en mahrem alanlardan biridir. Kimsenin size kahveyi şekerli mi sütlü mü sevdiğinizi öğretemeyeceği gibi, nasıl yazacağınızı da başkasından öğrenemezsiniz. Biri size doğru gelen, rahat gelen bir tavsiyede bulunursa kullanın. Biri size doğru gelen ama rahat gelmeyen bir tavsiye verirse üzerinde bir saniye bile durmayın. Başka birine iyi gelebilir, ama size değil.
                                                                           
  ***

Einstein’dan yaşam üzerine öneriler: “Hayal kurun, zordan kaçmayın, seyirci kalmayın”

1. Merakınızın peşinden gidin
“Benim özel bir yeteneğim yok. Yalnızca tutkulu bir meraklıyım.”
Sizin merakınızı çeken nedir? Neyi en çok merak ediyorsunuz? Benim merak ettiğim neden bazı insanların başarılı olup bazılarının olamadığıdır. Bu yüzden yıllarca başarı üzerine çalıştım. Merakınızın peşinden giderseniz başarıya ulaşırsınız.
2. Barışçıl olun
Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsan ırkının kızamığıdır.
Eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez. Kendisine yalnızca bir omurilik yetebilecekken yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuştur. Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir.
Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum.
Ben savaşı öylesine tiksinti verici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi parçalayıp yok ederim daha iyi…
Benim anlayışıma göre, savaşta adam öldürmek cinayetten başka bir şey değildir.
Aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp hem de savaşı önleyemezsiniz.
Yalnız bir pasifist değil, militan bir pasifistim. Barış için savaşmaya gönüllüyüm. İnsanların kendileri savaşa gitmeyi reddetmediği sürece hiçbir şey savaşı durduramaz.
İnsan savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine, barış gibi inandığı bir dava uğruna ölse daha iyi değil mi.
3. Mütevazi ve prensip sahibi olun
En değerli kişiler alçakgönüllü olanlardır.
İnsanı ayakta tutan iskelet ve kas sistemi değil, prensipleridir.
4. Önyargısız olun
Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur.
5. Azimli olun
Çok zeki olduğumdan değil, sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmediğimden başarıyorum.
Belirlediğiniz yolun sonuna ulaşacak kadar sabırlı mısınız? Posta pullarının gideceği yere varasıya kadar mektuba yapışıp kalmasından ötürü çok değerli olduğu söylenir. Posta pulu gibi olun ve başladığınız işi bitirin.
Dehanın 10′da 1′i yetenek 10′da 9′u da çalışmaktır.
6. Bugüne odaklanın
Güzel bir kızı öperken düzgün araba kullanan birisi, öpücüğe hak ettiği dikkati vermiyor demektir.
İki atı aynı anda süremezsiniz. Bir şeyler yapabilirsiniz ama her şeyi yapamazsınız. Şimdiye odaklanın ve bütün enerjinizi şu anda yaptığınız işe verin.
7. Hayal gücünüzden vazgeçmeyin
Hayal gücü her şeydir. Sizi bekleyen güzelliklerin önizlemesi gibidir. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.
Hayal gücünüz geleceğinizi belirler. Einstein şöyle der: Zekanın gerçek göstergesi hayal gücüdür, bilgi değil. Bu yüzden hayal gücünüzün hantallaşmasına izin vermeyin.
Hayal bilimden daha önemlidir, çünkü bilim sınırlıdır. İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz.
8. Hata yapmaktan korkmayın
Hiç hata yapmamış bir insan yeni bir şey denememiş demektir.
Hata yapmaktan korkmayın. Eğer nasıl okuyacağınızı bilirseniz hatalar sizi daha iyi bir konuma getirebilir. Başarılı olmak istiyorsanız yaptığınız hataları üçe katlayın.
9. Anı yaşayın
Ben geleceği hiç düşünmem, ne de olsa gelecektir.
Geleceği ayarlamanın tek yolu olabildiğiniz kadar şimdide olmaktır. Şu anda dünü ya da yarını değiştiremezsiniz. Önemli olan tek an şimdidir.
10. Değer yaratın
Başarılı olmaya değil, değerli olmaya çalışın.
Zamanınızı başarılı olmak için harcamayın, değerler yaratın. Eğer değerli olursanız başarı kendiliğinden gelecektir.
11. Farklı sonuçlar için farklı seçeneklere yönelin
Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır.
Hergün aynı rutinde yaşayarak farklı görünmeyi bekleyemezsiniz. Hayatınızın değişmesini istiyorsanız kendinizi değiştirmelisiniz.
12. Deneyim kazanın
Bilgi malumat değildir. Bilmenin tek yolu deneyimlemektir.
Bir konuyu tartışabilirsiniz ama bu size sadece felsefi bir anlayış kazandırır. Bir konuyu bilmek istiyorsanız onu deneyimlemelisiniz.
13. Kuralları öğrenin, daha iyi oynayın
Oyunun kurallarını öğrenmek zorundasınız. Böylece herkesten iyi oynayabilirsiniz.
Yapmanız gereken iki şey var. Birincisi oynadığınız oyunun kurallarını öğrenmek. İkincisi ise oyunu herkesten iyi oynamayı istemek. Bu iki şeyi yaparsanız başarı sizinle olur!
14. Zordan kaçmayın
Zorlukların göbeğinde fırsatlar yatıyor.
15. Seyirci kalmayın
Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.



29.10.12

Dicle'nin fısıldadıkları

BAYRAM*


Bir kurban bayramını daha atlattık. Atlattık diyorum kendi adıma.. Rezilliklerimize duyarsız kalmak istedim. Onları görmek istemedim ama her yerdeydiler. Marketlerde, metrobüslerde, yolda, sokakta ve de haberlerde. Tabi ki usulünce gerektiği gibi bayram kutlayanlar da vardı ve fakat benim isyanım her şeyi kendilerine uydurmak istedikleri gibi bayramları da kendilerine uyduranlara.

Metrobüslerde birbirimizi ezmek hak, buna isyan etmek hak değil. Kurbanlıkları vahşice islami usullerden uzak kesmek hak, buna bir dur demek hak değil. Kaçan kurbanlıkların kafasına sıkmak, bacaklarını bıçaklamak, sopalarla dövmek hak...

Haberlerde kavurma nasıl yapılır, incelikleri nelerdir, süper ipuçları diye dolaşan haberlere mi yanasın, yoksa bırak evine bu bayram da et girmesini yarını nasıl getireceğini düşünen insanlara mı?

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı yurdun dört bir yanında biber gazlarıyla kutlandı.

Bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı

Bunu Söylerken bile içime temiz hava giriyor. Cumhuriyet Bayramı benim için emeğin, terin, kanın, verilen binlerce canın sonucudur.

Yanlı basın göstermese de, halâ direnen kuruluşlar bugün Cumhuriyet Bayramı'nda yaşananları gösteriyor. 'İhbar aldık' denilip yürütülmeyen insanlar Ankara'da.. Üstlerine biber gazı püskürtülüp dağıtılmak istenmişler. Şehir dışından Ankara'ya yürüyüş için gelen sivil toplum örgütlerinin otobüsleri ise aramalara maruz kalmış ve birçokları 'ilk yardım çantaları eksik, ceset torbaları yok' diye alınmamışlar.. Bu ülkede polis işini yapmıyor, trafik kurallarına uyulmuyor denilmesin (!) Bunun yanında babam provokasyon ihbarlarının ciddiye alınması gerektiğini 80'li yıllarda bu sebeple çok kişinin öldüğünü söyledi. Kararsız kaldım.

Beni endişelendiren ise şu.. Dün 19 Mayıs kutlanmadı. Bugün yürüyüşler engellendi. İnsanlar direniyor fakat bu direnişleri nereye kadar sürecek?.. Bir sonraki yıl sayıları azalıp sonunda da pes mi edecekler? Biber gazı püskürtülüyor, dayak yiyiyoruz diye; konvoylarımız durduruluyor, otobüslerimiz aranıyor diye katılımlar bitecek mi? Hiç sanmıyorum.

Öte yandan süre gelen bütün bu olumsuzluklar Cumhuriyet Bayramının hak ettiği ilgiyi yeniden kazanmasını sağladı. Demek ki bize böylesi lazımmış.. Öyleyse durumu bu noktaya getirenlere bir de teşekkür mü borçluyuz ne? 

 "Her şey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme ! Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir." dememiş miydi Mevlana?



Uluslara ait toplu sevinç, mutluluk ve ortak kutlama vesilesi olarak kabul edilen belirli zamanlar için kullanılan bir terimdir.
İslâm dininde Ramazan ve Kurban Bayramı olmak üzere iki bayram bulunmaktadır. Ramazan Bayramı; Ramazan ayının sonunda, Şevval ayının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kutlanır. Kurban Bayramı ise, Zilhicce ayının on, on bir, on iki ve on üçüncü günleridir. Bu bayramın ilk üç gününde, zengin olan Müslümanların kurban kesmeleri vacip olduğundan Kurban Bayramı denilmiştir.
Bayram günlerinde, inananlar birbirlerini ziyaret ederler, dargınlar barışır, dostluklar pekişir. Bunun yanında, ölüler anılır, fakirler unutulmaz, yardımlar yapılır, çocuklar sevindirilir, hediyeler verilir.






24.10.12

Dicle'nin fısıldadıkları,

Bu Şehre Sebeb-i Ziyaret 
Çalıştığım araziden göl manzarası

İlkbahardan beridir vaktimi geçirdiğim projeden biraz bahsedeyim sizlere.. Bereketli harika topraklar, endemik türler, binbir çeşit böcek ve kuş... Topladığım yabani meyve ve yemişleri ise ballandırmadan geçiyorum  :)



Küçükçekmece Göl Havzasının Önemi: Küçükçekmece Gölünün kuzeyinde yer alan Yarımburgaz Mağarası nedeniyle bölgede 800.000 yıldan fazla bir zamandır insanlığa ait yaşamın olduğu biliniyor. Gölün Avcılar sahili ile Küçükçekmece kıyıları boyunca Türkiye Atom Enerjisi Kurumu arazinin kıyıları da dahil 10 bin metrekareden fazla bir alanın arkeolojik verilerle dolu olmasının yanı sıra, kuş popülasyonu ve barındırdığı endemik bitkiler açısından da önemi oldukça dikkate değer. Dünyada 122 bölgede bulunan ve kırmızı botanik kitabında çok tehlikede olarak gösterilen beş bitki türü burada yaşamakta. Ayrıca, bölgede endemik çok özel kelebekler var. Yılda 134 türden 22.000 kuşun kalıcı olarak yaşam alanı ve göçmen kuşların ise İstanbul'daki üç ana dinlenme rotalarından da birisi :)


Araziden topladığım meyveler :)


BİZANS- 1
İnsan bilmediği şeyi merak etmez demişti fakültede hocam. Çok da doğru söylemişti.

'Neden İstanbul?' diye sorsalar hepimizin kendince makul bir cevabı olur. İstanbul'da olmak için hep bir sebep vardır. Bu bugün de böyle, bundan binlerce yıl öncede böyle. İstanbul prehistorik dönemlerden beridir  çeşitli sebeplerle hep tercih yeri olmuş ama ben şimdi o kadar eskilere gitmeyeceğim. Yazımın merkezine ise Bizans'ı koymak istiyorum. Bir zamanlar bu şehrin hakimi olan bu kültürle ilgili ne kadar az şey bildiğimi ve merak edilecek, bilinmesi gereken ne çok şey olduğunu ilkbaharda dahil olduğum projeyle anladım. Bunun üzerine bildiklerimle yetinmeyip araştırmaya başladım. Daha çok başındayım ve biliyorum ki araştırmanın sonu yok. Ve araştırmaya başladıkça bu şehirde büyümüş olmaktan ötürü bir kez daha kendimi şanslı hissettim ve İstanbul'da yaşıyor olmaktan ötürü bir sebebim daha oldu.

Sözünü ettiğimiz bu kent, yani Konstantinopolis- İstanbul, kuruluşundan itibaren (330- 450)  bir yüzyıla yayılmış kısa bir sürede çok çabuk bir gelişme göstermiştir. Tarihi yarımadanın en uç noktasında antik bir dönemden kalma oldukça dar sınırlı bir çekirdekten batıya doğru denize ulaşarak gelişmiştir. Korunması ve iaşesi için gerekli vasıtaları temin etmiş ve onu bir başkente dönüştürecek şehircilik düzeyine ulaşmıştır. Bu karmaşık ve çok iyi bilinmeyen süreçte surlar, meydanlar, sokaklar ve görkemli yapılar, kiliseler ve yaşam alanları inşa edilmiştir.

Kentin Kökenleri: Costantinus tarafından inşa edilen yeni kent Boğazın girişinde, çok iyi bir konuma sahipti. Roma imparatorluğunun 4. yüzyıldaki durumu göz önüne alındığında Küçük Asya, Yakın doğu ve Batı arasındaki geçişi kontrol eden ve imparatorluğun iki kısmının hiç bu kadar yakın olmadığı bir yerde bulunuyordu. Konumu deniz yoluyla Ege'ye, Suriye ve Filistin'e ve Konstantinopolis'in temel tahıl kaynağı olan Mısır'a denizden hızlı ulaşım olanağı veriyordu. Marmara denizindeki Prokonnesos taş ocaklarının varlığı yeni kentin yakınındaki kalker ocakları ile birleşince bol mermerli anıtsal yapıların inşa edilmesine olanak sağlıyordu. Şehirde, Trakya yarım adasının en ucunu da kapatacak şekilde surlarla kapatılınca güvenli  bir sığınak haline gelmişti...

Peki bu toplumun inanç adetleri nelerdi? Nelerden korkar korunur bunun için ne önlemler alırlardı? (Bizans'ta Sihirli Kapkacaklar) -Devam edecek-






22.10.12

Dicle'nin fısıldadıkları,


''DÜŞÜNCENİN ÜSTESİNDEN GELEMEYEN DÜŞÜNENİN ÜSTESİNDEN GELMEYE ÇALIŞIR.''


''Doğayla uyum içinde yaşamak sadece ve sadece doğa üzerindeki egemenlik fikrinden vazgeçersek mümkündür. Biz diğer canlılardan üstün değiliz; tüm canlılar hayatın bir ifadesidir.'' Bill Mollison, Permakültüre Giriş.

                                                                  *** 
Güzel ablam Elvan, ki kendileri aynı zamanda bloggerdir. Hakkımızda güzel şeyler yazmış paylaşalım madem :)  http://ejderhalaryalansoylemez.blogspot.com/2012/10/bizim-kizlar.html




17.10.12

Dicle'nin fısıldadıkları,

Ekim Ayı

Günler ayları kovalıyor vakit nasıl geçiyor anlamıyorum. Tam da Ekim ayı için bir şeyler yazayım diyorum gelmişiz Ekim’in 17' sine!!! Bu ay İDSO konserleri başladı, tiyatrolar perdelerini açtı, anlayacağınız tam hasat zamanı. Bu ay Bulut Atlası vizyona giriyor, önemli romanlardan biri sinemaya uyarlanmış ben de merakla bekliyorum ve ilgimi çeken birkaç etkinliği daha sizlerle paylaşacağım.

Monet’in Bahçesi…

Sakıp Sabancı Müzesi Ünlü Fransız ressam Claude Monet’in eserlerinden oluşan sergiyi 9 Ekim’de huzurlarınıza açtı. Sergi empresyonizm akımını başlatan Monet’in  kendi elleriyle yarattığı ve hayatının son 30 yılını içeren olgunluk döneminin ana malzemesini oluşturan Giverny’deki bahçesine yoğunlaşak. Bizden sonra Avustralya ve Çin’e de gidecek olan sergi 6 Ocak 2013 tarihine kadar bizlerle- aman dikkat günler ayları kovalıyor-. 




Adalar Müzesi

Adalar Müzesi’nin, denizlerin kirlenmesi ve canlı yaşamının yok olmasına dur diyebilmek için Adalar’dan İstanbul’a ve tüm kentlere bir çağrı olarak sunduğu "Marmara’da hayat var, şimdilik" isimli sergi 31 Ekim’de son buluyor. Sualtı fotoğrafçısı ve dalış eğitmeni Ateş Evirgen ile dalgıç Serço Ekşiyan’ın küratörlüğünü üstlendiği sergi, Adalar’ın çevresinde yapılan dalışlarda çekilen fotoğraflar ve videolardan oluşuyor.

Sinema

Bir sürü film vizyona girdi ve dahaları da ay sonuna kadar girecek. Benim merakla beklediğimse Bulut Atlas’ı. Bilimkurgu, dram ve gerilim türünde olan bu film roman uyarlaması. Sahnede Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant ve Susan Sarandon gibi büyük isimler var. Yönetmenler ise Matrix filminden adını duyuran Wachowski kardeşler ile Koş Lola Koş filminin yönetmeni Tom Tywer. Film zamanlar üstü bir hikayeye sahip. Geçmişten günümüze ve hatta geleceğe farklı hayatların her şeyi nasıl da etkilediğine odaklanan filmde, oyuncular bir çok karaktere can verecek.

Son olarak Şehir tiyatroları da perdelerini açtı ve bu sene sahneye konulan ‘Vişne Bahçesi’ oyununa gitme fırsatım oldu. Aslında bu oyun daha önceden farklı bir kadroyla sahnelenmişti. Anton Çehov'un yazdığı Vişne Bahçesi, Rus toprak aristokrasisinin çözülüşü özgürlüğüne kavuşmuş köle ve köylü kesimin toprakların yeni sahibi olmaya çalışması ve aristokrat kesimin bu çözülüşü ve varlıklarının içine düştüğü tehlikeyi anlayamamasını anlatılıyor. Rus kast sistemini merak etmemizi sağlayan oyun da bazen izleyicinin dikkatinin toplanması zorlanabiliyor oyun zaman zaman ağırlaşsa  da yine de güzel işlenmiş. Sahnenin dekoru da oldukça yaratıcı.




22.09.12

Dicle'nin fısıldadıkları,

ŞEHİT ER VASİL HARİZANOS

Dün kazı evinde kütüphaneyi düzenlerken elime bir tarih dergisi geçti: Toplumsal Tarih. 2007 Mayıs sayısında şehit er Vasil Harizanos üzerinden güzel konulara değinmişlerdi. Bildiğimiz ama unuttuğumuz mevzular. Ben klavye emekçiliğini sevmiyorum. Link atıp, bir şeyleri beğenerek topraklarına karşı sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünmek cahilce. Sadece sosyal paylaşım sitelerinde belli linkler atıp, beğenip, paylaşmaktan daha fazlasına ihtiyacı var bu toprakların, daha fazlasını hak ettiğine inanıyorum. Millete akıl dağıtmak benim işim değil, fakat memleket yangın yeri ve ben hiçbir şey yokmuş gibi öylece yazmak istemiyorum, içime sinmiyor. 

''Sadece tek bir müzik türünün, tek bir rengin, tek bir inancın, tek bir insan ırkının olduğu topraklar nasıl olur?'' diyorum kendime. Olmaz olamaz olmamalı. Yaratan bile binbir çiçek, renk, hayvan yaratmışken, insanlar neden aksini zorluyor, neden korkuyorlar? Bu rüzgara, yağmura, depreme kısacası doğaya karşı gelmekten farksız ve bir o kadar da anlamsız. Gelelim okuduğum yazının özüne:

23 ARALIK 1960
ERZURUM ORDUGÂHINDA YANGIN
ŞEHİT ER VASİL HARİZANOS

Vasil Harizanos, asker arkadaşlarıyla birlikte Erzurum orduevinin salonunu yaklaşmakta olan yılbaşı gecesi kutlamasına hazırlarken aniden çıkan yangında alevlerin içine dalıp mahsur kalan üç asker arkadaşını kurtaracak, dördüncü arkadaşını kurtarmaya çalışırken dumandan boğulacak ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybedecektir. Cenazesi, İstanbul Kurtuluş’ta Rum cemaatinin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, CHP’nin ve vatandaşların katılımıyla büyük bir kalabalık eşliğinde kaldırılır. Bu olayın ardından basında, içinde Bülent Ecevit’in de yer aldığı ‘azınlık’, ‘vatandaşlık’ vb. kavramlar üzerinden ‘‘Nasıl bir arada yaşamalıyız?’’ şeklinde özetlenebilecek bir tartışma başlar.

‘‘Kilisenin içinde ve dışında mahşeri bir kalabalık vardı. Kadını erkeği, çoluğu- çocuğu ve askerler. Vali Tümgeneral Refik Tulga, Merkez Kumandanı Tuğgeneral Yusuf Alpmansu, daha birçok subay ve resmi zevat orada idiler. Kilisenin ortasında konmuş ve başucunda haçlar, ikonlar bulunan Türk bayrağına sarılı tabutun etrafında askerler nöbet tutuyorlardı…’’
                                                                         …
Azınlıkların l. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda vatanlarına karşı görevlerini yerine getirmedikleri kanaatinin hâkim olduğu Türk toplumunda Vasil Harizanos’un asker arkadaşları için canını feda etmesi, insanın yapabileceği en büyük fedekarlık olması bakımından da bu peşin yargıyı yıkan bir davranıştı.


Bülent Ecevit’in yazıları,

Türk basınında da yer alan cenaze töreniyle ilgili en önemli yazı, Ulus gazetesinde yayınlanan Bülent Ecevit’in yazısıydı:

‘‘Vasil Harizanos, Erzurum’un Orduevinde çıkan bir yangında alevlere atılıp er arkadaşlarından üçünü kurtaran, birini daha kurtarmak için yeniden atıldığı alevlerin ortasında can veren bir Türk eri.

Vasil Harizanos, Rum asıllı bir İstanbul genci…

Vasil Harizanos, bütün ayrılıkların üstünde, insanlığın alev alev yanan birleştirici sembolü.

Cenaze töreni için İstanbul’un bir Rum kilisesine gelen tabutu Türk Bayrağına sarılmış. Tabutunu Türk Ordusunun erleri taşımış. Başucunda ağlayan, bir Türk Generali.

Değişik unsurlar arasındaki ayrılıkları körüklemek isteyenlere Cemal Gürsel’in insanca uyarışında hatırlatıldığı gibi, Vasil Harizanos, önce insandır. Vasil Harizanos’un başucunda ağlayan Vali Tümgeneral Refik Tulga önce insandır. Harizanos’un tabutunu İstanbul’da taşıyan erler, önce insandırlar.

Bütün mesele, birbirlerimize karşı davranışımızda, önce insan olduğumuzu, ve önce bir insan olduğumuzu bilmezsek başka hiçbir şey olamayacağımızı bilmekte!

Bunu bildikten sonra, aramızdaki, bütün ayrılıklar soydan gelen, dinden gelen, mezhepten gelen, inançtan, fikirden gelen ayrılıklar, insanlara dünyayı zehir eden değil, dünyayı güzelleştiren, dünyayı ve yaşadığımız ülkeyi zenginleştiren bir etken olur.

18. yüzyılda yaşayan bir İngiliz şairi, o çağın dünyasına dünyalar kadar uzak olan böyle bir insanlık anlayışını bir Türk’e yakıştırıyordu. Sultan Süleyman’ın oğlu Mustafa, seven sevilen Mustafa, bu şairin dilinden insanlığa şöyle sesleniyordu:
‘Şu çeşitliliğini görüp te tabiatın
Hayran olmamak elde mi?
Nasıl okşuyor bak,
Duyularımızı bu binlerce kokuyla renk!
Onlar açsın diye doğan güneş, yağan rahmet
Bir ayrılık gözetir mi aralarında?
Buna karşı onlar da buhurdan da yükselen
Şükran yüklü bir adak gibi sunarlar göğe
Tek bir demet gibi kaynaşan kokularını…’

İnsanlar arasındaki, hele bir devletin uyrukları arasındaki ayrılıklar da, yabancı şairin Şehzade Mustafa’ya yakıştırdığı görüşe göre, bunun gibi idi. İçinde ne kadar değişik unsurlar bulundursa bulundursun, bir millet, ‘tek bir demet’ gibi idi: Bir demet gibi ayrı çiçeklerden, ama bir demet gibi birleşik ve birbirine bağlı…Bir devletin uyrukları olarak yaşayan insanlar arasındaki ayrılıkların ‘faydası var, zararı yok’tu… Yeter ki bu vatandaşların hepsi, iyi uyruklar olsun da dostça, geçinsinler, yeter ki topluluğa hizmet etsinler.

Bir yangının alevinde kucak kucağa, ölümle karşılaşan erlerin, kimine Vasil, kimine Mehmet, Hüseyin yahut  Ali dense de, her biri ayrı bir soydan, ayrı bir din veya mezhepten gelse de, bu erlerin bütün ayrılıkları o alevde «tek bir demet gibi» kaynaşarak göğe yükselmiştir. Her birinin üzerindeki üniforma bir… Her birinin altında birleştikleri bayrakla, Vasil Harizanos’un tabutunu saran bayrak bir…

Ölüm karşısındaki bu kaynaşma neden hayatta da olmasın?...





19.09.12

Dicle'nin fısıldadıkları,

SİKTİR ET

''Siktir et dediğimiz zaman, ki bu genellikle önemli olan şeyler yolunda gitmediğinde söyleriz, bizim için önemli olan şeylerin aslında hiç de önemi olmadığını anlarız.'' *

Sen ona değer veriyorsan o bunu görmek istemiyorsa siktir et. Yanındaki kaltağın kokuşmuş düşünceleri onun için daha kıymetliyse siktir et. Sen elinden geleni yaptın ama o bunu anlamak istemiyorsa siktir et.

Aşkın da değişebilir, gerçeğin de siktir et. Kafan yıldızlı geceler kadar güzelken, bir yanın geçmişte veya gelecekte takılı kalmasın siktir et. Yanındakilerin gözünün içi gülüyorsa, onlar seni sevip anlıyorsa, an o andır, sonrasını siktir et.

Hayat kimseye olmadığı gibi sana da adil değil siktir et. Eğer çabalıyorsan ama olmuyorsa siktir et. Dertler bitmez, sevdiklerin biter, gerisini siktir et.

Sen doğru yaptığına inanıyorsan, varsın onlar inanmasın siktir et. İnsan yaptığı hatalar kadar büyür, hatalarını kabul edemeyeni siktir et. Onu demiş, bunu demiş, kim ne demiş? Hepsine kafam girsin siktir et. 

Bunca laftan sonra ''yok ben kafama takacağım, içime atacağım, huzurumu kaçıracağım.'' diyorsan, siktir git!

* S*ktir et kitabından.


14.09.12

Dicle'nin fısıldadıkları,

BÜYÜ III

Büyü Yapmak

Büyü yapmanın iki ana yolu vardır ve bunlar birbirini dışlamaz. Birisi yüksek ya da ritüel büyüdür; diğeri ise gündelik büyü veya bazı düşünürlerin alt düzey dediği türdür. Ritüel büyü, kitabi veya entelektüel büyü diye adlandırılabilir. Ritüel büyü yapmak isteyen kişi kendini adamış, bilgili ve sebatkâr olmalı, beki de tüm yaşamını bununla geçirmelidir. Yüksek bir büyücü, bu bölümde ele aldığımız büyüye dayalı dünya görüşünü bilir ve tüm ilkelerini uygular; amaçlarına ulaşmak için çetrefil törenleri yerine getirmeye isteklidir.

Unutmayın ki büyücünün nihai hedefi güç kazanmak, bir tanrı gibi olmaktır. Ritüel büyüde, genelde bu hedefi gerçekleştirmeye yönelik ilk adım, kişinin kendi iradesini dayatacağı bir ruhu (veya iblisi) davet etmekti. Faust efsanesinde olduğu gibi, büyücü iblisi etkisi altına aldığı anda, onu kontrol edip emirler verebilirdi. Ama acemi bir büyücü bunu yapmayı nasıl öğrenecekti? Özel dersler ya da çıraklık, büyü yöntemlerini aktarmanın yüzyıllardır bilinen bir yolu olsa da, Rönesans veya modern dönemin başlarında, grimuarlardan çok şey öğrenilebiliyordu.

Grimuarlar, kendin-yap türünden büyücülük dersi metinleridir. Alt düzey büyüyü de içermesine karşın, bunlar ritüel büyü yapmak için kullanılan el kitaplarıdır. Bu çalışmaların çoğu on altıncı yüzyıldan başlayıp on sekizinci yüzyıla dek uzanır, ama birkaçı daha eski tarihlidir. Dindar davranışlarla kötü eylemleri sıklıkla birbirine karıştırdıkları için ilk bakışta çok garip görünebilirler. Ritüellerin amacı iblisleri çağırmak, birisini öldürmek ya da bir kadını sevişmeye zorlamak olsa bile, kitap büyücüye oruç tutup Tanrı’ya veya meleklere yakarmasını öğütler. Ama birlik öğretisi iyi ile kötü arasındaki ayrımları bulanıklaştırır ve güç kazanmak nihai hedef olduğundan, büyücü gücü nerede bulursa oradan alır. Tanrı veya bir melek belirli bir durumda bir iblisten daha güçlü addedilmişse, büyücü Tanrı’nın veya o meleğin gücüne başvuracaktır.
Sayfalara damgasını vuran garip hedefler, sıra dışı imgeler ve ifadeler yüzünden grimuarları okumak hiç de kolay değildir ve yönergelerin uygulanması çok zordur. Ama Richard Cavendish’e göre, ritüel büyünün temelde üç önemli aşaması vardır: Kişinin kendini hazırlaması, ortamın hazırlanması ve tören. Kendini hazırlamak için, büyücü tüm enerjilerini büyü ritüelini gerçekleştirmeye yoğunlaştırmalıdır. Hazırlık genelde belli bir süre boyunca cinsellikten kaçınmayı, oruç tutmayı ve bol bol dua etmeyi içerir. Büyücünün ‘temiz’ ve mükemmel biçimde odaklanmış bir zihne sahip olması yeterli değildir, bedenin de temiz olması gerekir. Niçin mi? Büyücü birisine işkence etmeyi veya onu öldürmeyi amaçlasa da, ritüel sırasında Tanrı’ya seslenebilir ya da ilahi isimleri yardıma çağırabilir ve görünen o ki, ‘temizlik imandan gelir.’ Ayrıca, büyücünün fiziksel açıdan temiz olmaması durumunda, çağırdığı kötü ruhların bir yolunu bulup onu ele geçireceklerine de inanılırdı. Bir leke veya bir pislik ruhsal zırhındaki bir tür çatlak gibi onun aleyhinde işleyebilirdi.

Büyücü kendini hazırlamanın yanı sıra, ortamı veya törenin gerektirdiği donanımları da hazırlamalıydı. İlk olarak bir mezarlık, kilise veya karanlık bir yol gibi gizem veya kötülükle ilişkilendirilen uygun bir yerin belirlenmesi gerekirdi. İkincisi, kılıçlar, asalar veya değnekler gibi doğru araç gereçler hazırlanmalıydı; aksi takdirde daha önceki bir kullanıcıdan kalan şeyler ters etki edebilirdi. Üçüncüsü, törenin doğru zamanda, genellikle gece vakti gerçekleştirilmesi gerekirdi. Genellikle zaman astroloji yoluyla belirlenirdi. Dördüncüsü, büyücü uygun biçimde giyinmeliydi. Grimuarlarda genellikle törenin saflığı için beyaz cüppeler önerilmekteydi, ama çağırılan iblislerin tam anlamıyla kötü olması durumunda siyah da kullanılabilirdi. Beşincisi, yere bir sihirli çember çizilmeliydi. Bu son derece önemliydi, çünkü büyücünün etrafına çizilen çember onu davet ettiği güçlerden koruyacaktı. On dokuzuncu yüzyıl sonlarında yaşayan büyücü MacGregor Mathers’a göre, bir iblis çağırıldığı sırada bu çember doğru biçimde çizilmemişse, büyücü korkunç bir boğulma nöbeti ve felç geçirerek anında ölebilirdi.

Gelelimdaha basit alt düzey büyü örneklerine tabi bunlar Tatlı Cadı dizisinden: Arthur’un mızrağının ucu adına, bu gözlemeleri yok et! Tadında basit sözler değildi. İşte birkaç örnek:

(Bu büyülerin çoğu, insanlığın ezeli sorunlarıyla başa çıkma girişimleridir: sevgi kazanmak, düşmanları yok etmek, sağlıklı kalmak ve zengin olmak gibi. Aşağıda, iki Romalı yarış takımına yöneltilmiş bir lanet örneği yer alıyor. Laneti yazan kişi bunlara bahse girmiş bile olabilir)

Her kimsen iblis, seni şu saatte, şu gün, şu anda Yeşil ve Beyaz takımların atlarına işkence edip onları öldürmeye, Clarus, Felix, Primulus ve Romanus adlı sürücüleri ezip öldürmeye, içlerinde soluk bırakmamaya davet ediyorum. Seni, vaktiyle seni doğurtmuş olan deniz ve hava tanrısı adına çağırıyorum.

(Yine araba yarışlarında kazanma şansını arttırmak için)

Kediyi al ve içine üç parça kağıt sıkıştır; birini arkasına, birini ağzına ve birini de boğazına. Uygun formülü temiz bir kağıt üstüne kırmızı boyayla yaz, sonra da atlı arabaları, araba sürücülerini, koltukları ve yarış atlarını çiz ve bunları kedinin cesedine sarıp göm. Fırınlanmamış yedi tuğla üstünde yedi mum yak ve ona reçineden bir tütsü adağı yap. Ve neşeli ol.


(Devamı gelecek)



07.09.12


Dicle'nin fısıldadıkları,



Birileri Eylül mü Dedi?

Eylül - Sevinçten Haykırmak!


En sevdiğim ay. Benim yılbaşım. Eylül’de doğmuşum ben ondan mı bilmiyorum Eylül’e bir başka bakıyorum, 11 ayımın sultanı. Tazelenme dönemim, silkelenme dönemim, kararlar alma/verme dönemim. Hele ki çok sevdiğim yaz mevsiminden tam da sıkıldığım zaman gelir Eylül. Ne günler artık o kadar uzundur ne de havalar o kadar sıcaktır. Nefistir, orta karardır tam da benim gibi. 

http://tr.wikipedia.org/wiki/Eyl%C3%BCl

Bütün yaz neler yaptığımı paylaşmadan evvel bu Eylül’de neler olacak ve bizleri neler bekliyor onları paylaşayım.


♠ Stevie Wonder burada. İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın 40. yaşında İstanbul’da ağırladığı isimlerden biri. Stevie Wonder, caza desteğinin 15.yılını kutlayan Garanti Bankası’nın ‘Garanti Caz Yeşili’ etkinlikleri kapsamında, İstanbul’da ilk konserini verecek. 14 Eylül Cuma- Küçükçiftlik Park’ta. 





♣ 2012 Türkiye’de Çin Kültür Yılı. İstanbul Modern, İçsel ve Dışsal Dönüşüm: Çağdaş Çin Sanatına Bir Bakış- başlıklı sergiyle Türkiye ve Çin arasındaki diplomatik ilişkilerin 40. yılında Çin sanatının çağdaş örneklerine ev sahipliği yapıyor. 


Geleneksel Çin kültürü, dış değişimleri hoşgörüyle karşılarken, iç bağımsızlığını ve değerlerini korumaya çalışır. Çin’in doğa ve felsefe üzerine özgün görüşleriyle, güncel gerçekliğin karşılaşmasından canlı ve yenilikçi bir sinerji ve heyecan verici bir yaratıcılık ortaya koyar. Peki Çinli çağdaş sanatçılar sanatı nasıl değerlendiriyorlar? Yaratıcı çalışmaları Çin kültürünü nasıl yansıtıyor? Dünyaya nasıl ilham vermeyi bekliyorlar? İstanbul Modern’de düzenlenen serginin teması, günümüz dünyasında geleneksel Çin değerlerinin içsel araştırması ve dışsal yansımasına odaklı dinamik bir denge ve kararlı bir tutumu ifade eden ‘İçsel ve Dışsal Dönüşüm’ da yer buluyor. Perşembeleri girişin ücretsiz olduğunu hatırlatayım.  Sergi 21 Eylül- 25 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek.  http://www.istanbulmodern.org/ 

♥ Türkiye’nin tek uluslar arası fotoğraf festivali Bursa Fotofest 2012; Balkan Göçü’nün 100. yılında, ‘Centennial of Balkan Immigration /100. Yılında Balkan Göçü’ sergisiyle Türkiye’de daha önce görülmemiş bir projeye imza atıyor! 15-21 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek festivalde; Selanik Balkan Savaşları Müzesi’nin arşivinden seçilen fotoğraflarla Bursa’da sergilenecek.

♦ Farklı bir hayran kitlesi bulunan İlhan İrem, sanat hayatının 39. yıldönümünde sahne alacağı Turkcell Kuruçeşme Arena’da sevenleriyle buluşacak. Nadir olarak verdiği konserlerinden birini 22 Eylül’de gerçekleşecek. 
http://www.biletix.com 

♠ Beklediğim an! Berlin Filarmoni Orkestrası İstanbul’a geliyor. 27 Eylül Perşembe Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek konserin programı şöyle: Schubert’in ‘Bitmemiş Senfoni’si, Efe ve Bora Baltacıgil’in solist olacağı Bottesini’nin ‘Çello ve Kontrabas için Düzenlemiş Grand Duo Concertant’ adlı eseri ile Bethoven’in ‘La Majör 7. Senfonisi’. 
http://iksv.org/tr/arsiv/p/1/583 


♣ Cirque du Soleil: Alegria. Alegria gösterisi 22 Eylül- 14 Ekim tarihleri arasında Ülker Arena ve Ora Arena’da sahne alacak. İspanyolcada mutluluk, sevinç ve başarı anlamına gelen Alegria, toplamda 15 ülkeden 55 kişilik uluslar arası bir ekipten oluşuyor. Bu sefer kaçırmayı düşünmediğim bir gösteri. 
 http://www.biletix.com 

♥ Beyoğlu Sahaf Festivali’nin bu yıl altıncısı düzenleniyor. Festival 25 Eylül’de kitap severlerle buluşacak. Tepebaşı’nda gerçekleştirilecek olan Festival 14 Ekim’e kadar sürecek. 65 sahafın katılacağı festival süresince; kitapların yanı sıra belgesel nitelikli çeşitli dergiler, makale ve kupürler, eski fotoğraflar, filmler, tiyatro afişleri, nadir levhalar, mektuplar, kartpostallar ve özel koleksiyonlar da standlarda  efemera ve numismatik meraklılarının ilgisine sunulacak.

♦ Filmekimi. Zengin programıyla Filmekimi, 29 Eylül- 7 Ekim tarihlerinde, İstanbul’da 9 gün boyunca Atlas, Beyoğlu ve Nişantaşı City’s olmak üzere 3 sinemada izleyici ile buluşacak.
Festival on birinci yılında usta yönetmenlerin dünyanın belli başlı festivallerinde gösterilmiş, ödüller kazanmış son yapıtlarının da aralarında bulunduğu 40’a yakın filmi izleyicisine sunacak. Bilgi: 
http://filmekimi.iksv.org 

Eylül'de ilgimi çeken organizasyonlardan seçmeler yaptım. Bu Eylül’de bir kor gibi içimi kavuran üzüntümse 8 Eylül’de gerçekleşecek Red Hot Chili Peppers konserine gidememek olacak.




04.09.12


Dicle'nin fısıldadıkları,



Güzel İnsanlar..

Güzel insanlarla oturmanın, yemenin, içmenin, sohbet etmenin keyfi bir başka. Hele bir de ortam bir masanın etrafı ve araç gereçler kadeh ve alkol* olunca, zaman da güneşin batımından günün başlangıcına kadar ki süreyse, yüreğinin sesini sazının tellerinden çıkarabilen bir iki aşık da varsa masa da hayatına unutulmaz bir anı daha katıyorsundur farkında olmadan.


Dün gece benim için o anılardan biri olarak hafızama yerleşti. Kazı evinin bahçesine kurduğumuz masamızda Dionysos’a** kadeh kaldırdık.


Güzel insan nasıl olur dedim şimdi kendime. Dün gece gördüm bunu, yasak içki kapalı kapılarını açtı topumuzun birden. Yüzümüz güldü, gözümüz güldü, öptük, sarıldık birbirimize, göbek attık durduk yere ve bağıra çağıra söyledik türkülerimizi. Yani biz olduk biz, olduğumuz gibi. En güzeli de uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım o masada. O andaydım, ne geçmişi düşündüm ne de geleceği.


*Alkol şişede durduğu gibi duruyor arkadaş siz adam değilseniz bok atmayınız!

**İçkinin sadece sarhoş eden yanını değil, sosyal ve faydalı etkilerini de temsil eder. Medeniyetin destekçisi ve barış aşığıdır.





19.08.12

Dicle'nin fısıldadıkları,


BİR BLOG HİKAYESİ


Soğuk kış günleriydi. Ece ile ben nefret ederek çalıştığımız günlerden birinde sohbet ederken farkettik; hayatımızın gidişatından ikimizde memnun değildik.


İkimiz de yerimizde saydığımızdan şikayet ediyorduk. Bunun üzerine birlikte bir şeyler yapmaya karar verdik. Hem bizi ruhen doyuracak bir şey olmalıydı bu hem de masrafsız olması önemliydi. Araştırmaya koyulduk fakat neye elimizi atsak olmadı. Hobi edinmek için gidilecek kurslar pahalıydı. Sanatla ilgili uğraşılar da ya bizi cezbetmiyor ya da fazla vakit ayırmamızı gerektiriyordu ki çalışırken ve okurken bu biraz zordu.

Derken bir gün ücretsiz kurslar bulduk. Heyecanla ne seçeceğimizi düşünüyorduk. Fakat heyecanımız uzun sürmedi ve sınıfların dolu olduğunu, kayıtların bittiğini öğrenmiştik ki, tam çıkarken bizi durdurdular. Gazetecilik ve iletişim kursunun sınıfında yer olduğunu, istersek başlayabileceğimizi söylediler. Mecbur kabul ettik. Başlarda ilgimizi çekse de sonraları bu kurs ızdırap verici olmaya başlamıştı. Sınıftaki öğrencilerin hepsini sırayla tokatlamak istiyordum çünkü. Lanet bir yerdi bu sınıf yine de iki ay dayandık, ne öğrendiysek bize k
ârdır diyerek kursu bıraktık.

Üzerimizdeki hayal kırıklığını atıp tekrar araştırmalara koyulduk. İkimizde hevesimizin kaçmasından ve sonunda vazgeçecek olmamızdan korkuyorduk. Daha tedbirli olmalıydık. Öncelikle birlikte ne yapmak istediğimizi belirleyip onun üzerine araştırma yapacaktık. İşte o günlerde bloğun tohumları atıldı zihnimizde ama bunun biz bile farkında değildik; çiçek açmasına daha zaman vardı.

Telefonda ben bu derdimizden Emine'ye bahsederken, bana Muhammed Yıldırır diye genç, başarılı ve ümit vaadeden bir hocadan bahsetti. Keman Öğretmeniydi. Her şey bir anda gelişti. Kurs başlamıştı ve onlara yetişmeliydik. Kemanlar alındı, takviye dersler yapıldı derken, başladık. 


Yaptığımız iş keyfimizi yerine getirmişti fakat kendi üzerimizdeki beklentilerimizi de yükseltmişti. Başka bir şeyler daha yapılmalıydı. Fotoğraf çekip fotoroman tarzında bir hikaye kurgulamayı düşündük, stüdyoya girip şarkı söylemeyi... Bir blog sayfası bunları paylaşabileceğimiz en iyi yer olurdu heralde.
 Derken işin anahat planı değişti. Neden yazmıyorduk ki? Ece'nin kalemi akıcı ve sağlamdı. Ben de az çok bir şeyler hakkında fikir sahibi ve elinden geldiğince sanatsal faaliyetleri takip etmeye çalışan biriydim.


O kadar kolay değildi. Cesaret illa ki savaşa girmek, kalabalıklarda kendini öne atmakla olmuyordu. Bazen bir blog açmak da cesaret gerektiriyordu. Derken Eda ablanın da blogda yazacağını öğrenmek beni daha da yüreklendirdi. Böylece bloğun konu içeri genişleyecek ve sürekli güncellenip hiç boş kalmayacaktı.


Bu bloğa yazmaya başlayınca, kafanda bir hortum gibi dönen düşüncelerin dizginlerini eline alıp yazmak hiç kolay olmuyormuş onu anladım. İnsanın duyguları kelimelere dökülünce yörüngesinden sapabiliyormuş bunu farkettim. Sözü Van Gogh'la bitireyim, sergiye gittiğimde bu sözü içimde bir şeyleri uyandırmıştı, aynı soruyu kendime yöneltmiştim o zaman, 'Herhangi bir şeyi deneyecek cesaretimiz olmasa nasıl olurdu?'






19.08.12

Dicle'nin fısıldadıkları,

BAYRAM EVi

-Bayram herkesin evine uğramış mıdır?

Bir ev vardır, bir de bayram evi. Biliyorum ki herkesin evinde bugün bayram yaşanmıyor; çeşitli sebeplerden, çoğunlukla da yokluktan. Ve biliyorum ki yine de insanların içinde inadına bir sebepsiz mutluluk, bayrama has. Bayram kalabalıkla çoluk çocukla güzel. İnsana yalnız olmadığını, güçlü olduğunu, neslinin sürdüğünü hissettiriyor. Sürekli arayacağım deyip arayamadığın uzaktaki dostlarının sesini duyarsın, en güzelinden büyük anne, teyze, hala, yenge, anne yemekleri yersin. Sebebi hep bayramdır.

Bize yalnız olmadığımızı hissettiren, keyfimizi yerine getiren, hayatta durup bir es vermenin hafifliğini yaşatan bayramlara şükürler olsun. Bayramınız aileniz ve sevdiklerinizle kutlu olsun.






19.08.12

Dicle'nin fısıldadıkları,

BANA BİR BAŞLIK LAZIM

Kendimi yalnız hissettiğimde ailem bir yana, çağırsam sıkıntıma ve sevincime ortak olacak kaç dostum var diye aklımdan geçiririm. 1,2,3,4... Az ama öylesine yoğun ki yerleri ruhumda. 

16 Ağustos'ta o dostlarımdan birinin doğum günüydü, Emine Can. İşte bu can dostum 25'ine girdi, dostluğumuz da 10. yaşına. Doğum gününde yanında olamadığım gibi henüz onun için de bir şeyler yapamamıştım. Arazide defterime hemen bir şeyler yazıverdim. Ona bir saksıda çiçek almayı planladım, ve bu notu arasına sıkıştıracaktım ama çiçekçinin önünde yazmaktan utandığım için orijinal haliyle Emine'nin eline tutuşturdum. Bir şeylere anlam yüklemek çok keyifli geldiği için ona çiçek almamın da bir anlamı vardı. Saksıda iki farklı çiçek vardı; menekşe ve anthurium. Biri ben, diğeri o ve sürekli dostluğumuzu canlı tutmak için onları sulaması, onlarla konuşması, güneşe çıkarması ve de toprağını düzenli olarak değiştirmesi gerekiyordu.


Yazıma başlık bulamadım evet, çünkü dostluğumuzu bir başlığa sıkıştırmak hoşuma gitmedi. Yeni yaşın kutlu olsun Eminem. (Fotoğraftaki tarih ne yazık ki gerçekleri yansıtmıyor :)







19.08.12

Dicle'nin fısıldadıkları,

II. BÜYÜYE DEVAM

Şunu iyi ayırt etmek lazımdır ki bugün tasvir edilen kalitesiz insanların oyuncağı olmuş, üfürükçülerin saçmalıkları ile o zamanın büyü anlayışını bir tutmamak lazımdır. Pek çok okült konu gibi büyüye de yakından baktıkça tanımlanması zorlaşır. Bir tanım şöyle der: Büyücüler, doğa üstü veya spiritüel güçlerin belirli ritüeller ve sihirler yoluyla kontrol edilebileceğine ve böylece kendi koşullarını denetleme gücünü edinebileceklerine inanırlar.

Ancak esrarengiz Rönesans 'maj'ı ya da kahini Paraselsus (1530 civarı), bu tanımlamayı onaylamazdı.    Paraselsus kesinlikle büyüye inanan biriydi; hatta büyünün akıldan üstünlüğünü savunarak, büyünün 'gizli saklı büyük bilgelik', aklın ise 'büyük bir aptallık' olduğunu söylerdi. Onun için çemberler oluşturmak, tütsü yakmak, ayin yapmak anlamsızdı. Önemli olan inaç, hayal gücü ve kalbin temizliği gibi içsel erdemlerdi.

Bugün bilimin ilerlemesinde büyünün katkısı vardır desek, garipsersiniz ama öyle. Tarihin ünlü bir çok düşünürü ve bilimadamı aynı zamanda  simyacı ya da doğrudan büyüyle uğraşan kişilerdi. Newton başta olmak üzere.. (devam edecek)







12.08.12

Dicle'nin fısıldadıkları,

I. BÜYÜ

Uzun zamandır üstüne düşündüğüm bir çok konudan biridir büyü. İnsanların inanç sistemleri, çıkış noktaları, inançların toplumların hayatlarını nasıl yönlendirdiği. İnsanın kendi yarattığı bir şeyin artık onu yönetir oluşu. Eğer bir tez hazırlayacak olursam bu konu üstüne olsun çok istiyorum. Derken çok sevdiğim arkadaşım Elvan'la bunu paylaştım bir gün ve kısa bir süre sonra elime bir kitap tutuşturdu. Dan Burton- David Grandy: Büyü, Gizem ve Bilim.
Burada okuduklarımı blogda paylaşmak istedim.

Kuşkusuz, kendi koşullarımız üstünde biraz söz sahibi olmayı hepimiz isteriz; bir iş bulup sürdürebilmek, sağlığımızı koruyabilmek, arkadaşlıklar veya aşk ilişkileri kurmak için harcadığımız zamanı bir düşünün. Çoğu büyücünün ardındaki dürtülerde yine bunlardır. Demek ki büyünün hedefleri o kadar da garip değildir; garip olan şey, bu hedeflere ulaşmak için kullanılan araçlar ve bu hedeflerin bazen aşırı şişirilmesidir.

Başkalarına zarar vermek amacıyla insanların garip görünüşlü bez bebeklere iğneler batırdığını duyduğumuzda, çoğumuz gülüp geçeriz. Ama bir düşünün; gece geç bir saatte evinizin kapısını açıyorsunuz ve ayaklarınızın dibinde böyle kaba saba, iğnelerle delinmiş bir bez bebek duruyor. Hatta onu yerden aldığınızda, üstüne tam da kendi saçınıza benzeyen bir tutam saç yapıştırılmış olduğunu görüyorsunuz. bu durumda en aklı başında kişi bile heralde biraz tedirgin olur.

Büyü en akılcı insanı bile tedirgin edebiliyorsa, buna inanıp yaptıran insanın sevincini, inancını, sıkıntısını bir düşünün.

Peki ya büyücünün kontrol etmeye çalıştığı 'güçler'? Bunlar hep doğa üstü ve spiritüel olarak mı görülmüştür? Burada yine bir güçlük çıkar karşımıza okült büyücüler bunları bazen doğa üstü değil de, doğal güçler olarak açıklarlar. Kuşkusuz başkalarına, yani bizlere doğa üstü görünüyor olabilirler, ama bunun nedeni usta dışında herkes için gizli saklı olmalarıdır.

Ortaçağ'da büyü pratik bir teknoloji olarak görülürmüş. Öyle ki büyücüler için de ilk deneyciler, yegane laboratuvar sahipleri diyebiliriz.

Buraya kadar her şey açık görünüyor, ama şimdi suları biraz bulandırmalıyız. 

(Devamı gelecek)




04.08.12

Dicle'nin fısıldadıkları,

ALAKIR'I DUYDUNUZ MU?

Alakır Çayı Antalya sınırları içinde bulunan Bey Dağlarından çıkıp Akdeniz'e dökülen bir akarsudur.

Gelelim Alakır'ın derdine. Kuzca Köyü sınırları içinde onbinlerce ağaç ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporuyla izin verilerek HES (Hidroelektrik Santrali) için kesildi, ve bu daha başlangıç. Peki Alakır Vadisinde HES kurulursa ne olur? Doğa harikası Alakır Vadisinin hayat bulduğu, 62 km uzunluğundaki Alakır Çayı kurur. Peki Alakır Çayı kurursa ne olur?  Bölgenin ev sahipliği yaptığı flora ve faunanın tek yaşam kaynağı kurumuş olur. Buna bağlı olarak öncelikle tüm yaban hayatı, bölgenin mikro iklimi, yağışların rejimi yani burada canlı cansız ne varsa olumsuz etkilenecek. Binlerce doğu çınarı, mersin, bu nehirden beslenen binlerce bitki ve hayvan listede ilk akla gelenler arasında. Onları bu bölgenin nemine bağlı, sedir, ardıç, meşe türleri, kafkas çitlenbiği ile kızılçamlar izleyecek. Bununla beraber bu doğa ve bitki örtüsüne bağlı olarak yaşayan kırsal hayattakiler de etkilenecek.

Bu okuduklarınızdan sonra felaket tellallığı yaptığımı düşünüyor olabilirsiniz. O halde biraz araştırmayla HES kurulan bölgelerin geri döndürülemez değişimine bakın. Geri döndürülemez diyorum, çünkü HES 'yenilenebilir bir enerji kaynağıdır'. Yenilenemeyen ise geri döndürülemez şekilde tahrip edilen doğadır.

Alakır'ı kurtarmak için ciddi bir gönüllü topluluğu var. Avukat ve kampanya paraları için müzik yapıyorlar ve albüm çıkarıyorlar. Vadide adeta bölgenin koruyucu muhafızları gibi aileleriyle, çocuklarıyla çadırlarda yaşıyorlar. Onlar kendi güçlerinin farkındalar, peki biz farkında mıyız? Tek bir halka olarak bir şeyler yapamayız evet. Fakat zincirin parçası olup bu haklı isyana ortak olabiliriz.


25.07.12

Dicle'nin fısıldadıkları,


CAZ YAPMA(K)

Hazır İKSV'nin caz festivali yeni bitmişken ve Ramazanda Caz etkinlikleri devam ederken, bu müziğin geçmişten bugüne aldığı sorumlulukları yazıp biraz caz yapalım dedim.

Cazın kabul görmesi o kadar da kolay olmamıştır. Özellikle köle olarak getirilen Afrika yerlileriyle, Amerika'da yayılım gösteren caz müziğin kendini kabul ettirmesi demek siyahileri kabul etmekti. Hatta başlarda caz müziği beğenen beyaz Amerikalılar çevre baskısından ötürü bu müziği gizli gizli dinlemek zorunda kalmışlardı.

Bilindiği üzere Afrika'daki kabilelerin ritüellerinde, törenlerinde çaldığı müziğin cazın babası olduğu söylenir. Amerika'da ise sömürülen bir toplumun kendini ifade ediş şekline dönüşmüştür. Nefesli, vurmalı çalgıları ve gitarlarıyla alaylı müzisyenlerden oluşan caz grupları gezici bir halde kitlelerine ulaşmışlar ve nihayetinde ilk kayıtlarda 1920'lerde gerçekleşmiştir.

Farklı süreçlerden geçerek çeşitlenip şekillenen caz müzikte, bugün toplumun sorun ve ihtiyaçlarına göre evrim sürecinin hala içindedir. Keşke tüm sorunlar sanatla müzikle dile getirilip dünyanın dört bir yanına söylense. Bundan daha güçlü bir silah düşünemiyorum.



 (Şuandaki ruh halime iyi gelen sözleriyle, Nina Simone)







18.07.12


Dicle’nin fısıldadıkları,


TARİHTE DOĞU-BATI ÇATIŞMASI


Doğu: Barbar, vahşi, despotik ve zengin.


Doğu hakkında bilgi edinen ilk Avrupalı toplum, Yunanlardır. Yunan biliminin temelleri de bilindiği üzere ilk Asya’da; Batı Anadolu’da oluşmuştur.


Heredotos Yunan tarihini bütün doğu dışında kalan insanların tarihi olarak genellemiştir, Doğu toplumlarıysa bu tarihi anlayabilmek için başvurulan dolaylı bir araçtır. Buradan da anlayacağımız üzere o dönemlerde dahi Doğu-Batı ayrımındaki çatal mevcuttur. Heredot Tarihi, Doğu-Batı ilişkilerinin o günün tarihsel koşullarında anlatılmasıyla, batıdaki doğu algısını anlamamıza yardımcı olur. Batının nasıl bir doğu tahayyülü olduğunu görmemizi sağlarken, bugün bile Batı’nın bu algılama biçimi geçerli olduğundan Heredot Tarihi günümüzde de önemini korumaktadır.*


Doğu- Batı çatışmasının sebeplerini günümüze bakarak anlamamız mümkün değil. Günümüzde gördüklerimizden yola çıkıp tarihi açıklamaktansa, ayrımın temellerini tarihin başlangıcından yola çıkarak açıklamak günümüz sorunlarına ışık tutabilir. Bugün Doğu-Batı tartışmasının olmadığını söylemek için bile bu konu tartışılmalıdır. Eğer mevcut egemenliğe ayak uydurursak; endüstri, hukuk ya da eğitim alanında düzenlemeye gidilse bile bu yeterli olacak mıdır? Üstelik bu mevcut egemenliği kabul etmek demektir.


200 yıldır aşılamamış bir konudur batı sorunu, fakat bu sadece bizden de kaynaklanan bir sorun değildir. Batının bulduğu çözümler doğuya uymuyor, Doğunun çözümleri ise Batının çıkarlarına ters düşüyor. Üstelik Batı bizi batılılaştırırken, batılı olmamızı da istemiyor aksi takdirde kim kapitalist taraf, kim sömürülen taraf olacak? Öncelikle maddi sorunlar aşılmalı, bu koşulların değiştirilmesiyse Batının çıkarlarına ters düşüyor. Bu durum mevcut dünya egemenliğinde soygun ve sömürünün durdurulması, haklara saygı duyulması esasına dayanıyor, fakat batı için soygun ve sömürünün aşılması mümkün değil.


Çatışmanın sebeplerini ‘insan ve çevre’ başlığı altında toplamayı deneyelim. Çatışmanın sebeplerine insanı koyarsak, bu sorunun bir çözümü olamaz. İnsan değiştirilemeyeceği için bu yolda çözüme ulaşamayız üstelik bu ırkçı bir açılım olur. Marks’a göre, bazı toplumlar uygarlık kurmaya daha yatkındır, bazı toplumlarsa değildir. Fakat bu da temelde ırkçı bir yaklaşım olur. Çatışmanın sebebi olarak doğal koşullar gösterildiğinde ise bu koşullar çabuk değişmediğinden, insan çabasının etkisi önemsiz kalır. Jared Diamond, ‘Tüfek, Mikrop ve Çelik’ adlı kitabında şöyle bir varsayımsal deneyde bulunur: ‘Farklı kıtalardaki halkların uzun dönemli tarihleri arasındaki farklar, söz konusu halkların insanları arasında doğuştan gelen farklardan kaynaklanmaz. Geç Pleistosen Dönemde Avustralya’nın yerli nüfuslarıyla Avrasya nüfuslarının yerlerini değiştirmek mümkün olsaydı, bana kalırsa bugün Avrasya’nın da Amerika kıtalarının ve Avustralya’nın da büyük bir bölümünde eski Avustralya yerlileri yaşıyor olurdu, eski Avrasya yerlileriyse bugün Avustralya’da yaşayan o mazlum küçük toplulukların insanları haline gelirdi.** demektedir. Bu durumda kanaatimce kaderci bir yaklaşımdır, sorun çevre koşulları olarak gösterilmektedir.




İlk tarımcı topluluklar Uzak Doğu, Yakın Doğu ve Amerika kıtasında görülmüştür. Tarımın geçmişi günümüzden 10.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Yakın Doğuda, Mezopotamya ve  Anadolu’ya bakıldığında tarım, üretici toplulukları, yerleşik hayatı bununla beraber fazla üretimi, ticareti, nüfus artışını ve öncü uygarlıkların kurulmasını sağlamıştır. Yerleşik hayatla beraber gelen nüfus artışı toplumları genişletmiştir. Fazla üretimle depolama ihtiyacı duyulmuş, topluluklar arası ticaret artmış ve bunları koruyacak askeri güce ihtiyaç duyulmuştur. Doğu tarih sahnesinde ne kadar Batıdan önde de yer alsa barbar olarak görülmekten kurtulamamıştır, bu Osmanlı Hükümdarlığı’nın en parlak dönemlerinde de geçerli olmuştur. Tabii ki bunun esas sebebi Doğunun elinde olan hammaddeler, doğal kaynaklar, verimli tarım arazileridir. Bu sömürüden nasibini sadece doğal kaynaklar ve hammaddeler almamış, kültürlerin asimile olmasına, tarih sahnesinden silinmesine kadar varmıştır. Bugün bile dünyada yaşayan 6000 dilden çoğu yok olma, yerini İngilizce, İspanyolca ve Rusça ile son yüzyıllarda çok fazla sayıda insanın konuşur hale geldiği başka birkaç dile bırakma tehlikesiyle karşı karşıyadır.


Eskiden, hristiyan-müslüman, gelişmiş-azgelişmiş olarak ayrım farklı konularda ele alınırdı. Batının kendi içindeki çatışmaların dünya tarihini oluşturduğu düşüncesi hakimdi. Bu görüş yerine, Sovyetler Birliği çözülüşü sosyalizmin sonu olarak görüldü. Batı yeni düşmanını kendi içinde değil, doğuda gördü ve bu ayrım yeni bir boyut kazandı: Doğu-Batı sorunu. Bu görüşü Kemal Tahir öne sürmüştür.


Bugün Doğu-Batı çatışması toplumlar arası ilişkilerde önemini kanıtlamış bir konudur. Toplumlar arasındaki farklılıklar toplumların bu çatışma içindeki konum ve rollerine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Toplumların kendi varlıklarını belirleyen böyle bir olay karşısında bilinçlenmemeleri mümkün değildir. Soruna getirilen çözümler, tarafların beklentilerini karşılamadığından faydasız kalmıştır. Tarafların üstünlük kurma çabalarından ötürü Doğu-Batı çatışmasının tarih içinde çeşitli biçimler almasına neden olmuştur. Bu durumun bu kadar önemli olması da bu eşitsizliklerden doğacak fırsatlardır. Bugün de toplum kimlikleri bu olayın yol açtığı sonuçlara göre şekillenmeye devam etmektedir.


*Yıldırım, Ergün, Heredot Tarihinde Doğu’yu Okumak, Tarihte Doğu-Batı Çatışması, Sosyoloji Yıllığı- Kitap 12, İ.Ü. Sosyoloji Araştırma Merkezi Çalışmaları, Elma Yay., İstanbul 2005, s. 204.
**Diamond, Jared, Tüfek, Mikrop ve Çelik, Tübitak Yay., Ankara 2004, s. 533.





15.07.12

Dicle'nin fısıldadıkları,

FIRSATIN KAHKÜLLERİ

Zeus'un genç oğlu Kairos. Yunan mitolojisinde bilinen tabiriyle fırsat tanrısı. 
Onu yakalamak isteyenlerin elinden mütemadiyen kaçabilmeyi başaran, eller arasında kayıp giden, fırsatları kovalamak yerine karşısına çıktığı anda onu değerlendirmeyi bilenleri seven ve o insanların yüzüne gülen tanrı. Sizin önünüzde koşarken bir an duraklarsanız kahküllerinden yakalayamazsınız ve arkasında kaldığınızda tutulabilecek bir yeri de yoktur.

Kairos'la ben uzun zamandır sadece otobüslerde yer kaparken karşılaşıyorum. Anlaşılan bu uzun zaman önce karşıma çıkan fırsatları yakalamak bir yana dursun, onları hor görüp peşi sıra gönderdiğim için bana verilen bir ceza; başı belli sonu belirsiz bir ceza.

Sessizliğimin haksızlığa alkış olduğunu düşünüyordum, şimdiyse utancın suskunluğu mu diye düşünür oldum. 'Doğruydu, yaptım'la, 'Yanlıştı, bilemedim' arasında gidip gelmelerdeyim.'Geçmiş sen nasıl hatırlamak istersen öyledir' savım gitgide temellerinden sarsılırken, aslında o kaçtıklarıma doğru koştuğumu şimdi anlıyorum. Ne vakittir bilmem bana yapılanlara kızıp kendime acımaktansa kendi yaptıklarıma kızıp karşımdakilere acır oldum.

Öbür türlüsünü yapsam ne olurdu hiç bilemeyeceğim; kırdığım kalplerin, yaptığım haksızlıkların, kaçırdığım fırsatların telafisi yok. Şimdi bir fırsat daha bekliyorum, yeni  yerlerde yeni birilerine karşı bir fırsat daha, söz bu sefer Kairos'a kendimi affettireceğim.




Kairos betimlemesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder